Koridorun karanlığından içeri sızan o öfkeli nefes seslerini duymamak için kapıyı arkamdan kapattığım gibi yatağa koştum. Üzerimdeki titremeyi ve içimdeki o tehlikeli heyecanı bastırmaya çalışarak yorganı başıma kadar çektim, cenin pozisyonunda kıvrılıp soluğumu tuttum. Cezayı hak etmiştim, biliyordum; ama o diz darbesinin verdiği anlık kaçış zaferi damarlarımda hâlâ sıcak bir adrenalin gibi dolaşıyordu.
Birkaç saniye içinde odanın kapısı açıldı. Alaz içeri girdiğinde havada dondurucu bir sessizlik vardı; attığı her sert adım tahta parkede yankılanıyor, sabrının sınırlarını nasıl zorladığımı bana hatırlatıyordu. Yatağa yaklaştığını, o ağır gölgesinin üzerime düştüğünü yorganın altından bile hissettim. İçimden, şimdi beni yataktan kollarımdan tutup kaldıracak, diye geçirirken yorganın ucu ani bir hareketle aşağı çekildi.
Gözlerimi sıkıca yummuşken, beklediğim o azarlama veya sarsma yerine yatağın diğer tarafının çöktüğünü hissettim. Alaz, üzerindeki sırılsıklam tişörtü bile çıkarmadan, o devasa bedeniyle sakince yatağa uzandı ve tek kolunu belime dolayarak beni kendi sert göğsüne doğru çekti.
Şaşkınlıktan gözlerim kocaman açıldı. Bütün savunma planlarım, kurduğum o hırçın duvarlar o an yerle bir oldu.
“Uyu, Naz,” diye fısıldadı kulağımın hemen yanında, sesi az önceki öfkesinden eser kalmamış gibi derinden ve yorgun çıkıyordu. “Sabah hesaplaşırız.”
“Seninle niye uyuyorum be-“ dememe kalmadan birden alaz dudaklarıma yapıştı O itiraz cümlesi dudaklarımın arasında yarım kaldı; çenemi kavrayan parmakları hareket alanımı tamamen kısıtlarken, Alaz’ın dudakları sert ve ödün vermez bir hırsla dudaklarıma kapandı. Az önceki o yorgun fısıltıdan eser kalmamıştı; bu öpücük, sabrını sonuna kadar zorlayan bir kadına kesilen ceza, kelimelerimi boğazıma tıkmanın en tehlikeli yoluydu.
Nefesim kesildi, gözlerim şaşkınlıkla aralandı ama o, aradaki bütün mesafeyi yok ederek beni göğsüne daha da mühürledi. Dudaklarındaki o yakıcı baskı, damarlarımda dolaşan ateşi bir kez daha alevlendirirken, itiraz etmek için kaldırdığım ellerim geniş omuzlarına çarptı ama bu kez onu itmek yerine parmaklarım istemsizce kumaşına tutundu.
Oda tamamen sessizliğe gömülmüştü; dışarıdaki rüzgâr camlara vururken, aramızdaki o nefes nefese savaş, yerini kelimelerin ötesinde, mantığı altüst eden karanlık bir teslimiyete bırakıyordu. Birkaç saniye sonra nefes nefese dudaklarımızı ayırdığında, koyu gözleri dudaklarımdan gözlerime tırmandı. Çenesindeki kaslar hafifçe seğirirken, parmağı alt dudağımda yavaşça gezindi.
“Şimdi…” dedi, sesi kısık ve tehditkâr bir fısıltı gibi doğrudan ruhuma işlerken, “gözlerini kapat ve sabaha kadar o dırdırı bir kez daha duymayayım, Naz.”
Alaz, dudaklarımın üzerindeki parmağını yavaşça çektikten sonra başını hafifçe yastığa geri bıraktı. Gözlerini kapattı ve bir daha ağzından tek bir kelime bile çıkmadı; sanki o son emriyle aramızdaki bütün tartışmayı tek taraflı olarak noktalamıştı. Nefes alış verişleri derinleşti, beni saran kolu ise demirden bir kelepçe gibi bedenimi kendine mühürledi.
Gözlerim karanlıkta açık, kalbim göğüs kafesimi döverken öylece kaldım. Bir insan bu kadar rahat, bu kadar umarsız nasıl olabilirdi?
“Hey…” diye fısıldadım kısık bir sesle, dirseğimle hafifçe kaburgasına dürtmeye çalışarak. “Öpüp susturdun yani, öyle mi? Cevap versene.”
Tık yoktu. Ne bir hareket ne de en ufak bir kıpırtı; adam resmen taş kesilmişti, beni yok saymanın en sinir bozucu yolunu seçmişti. Üzerimdeki o umursamaz tavrı karşısında içten içe kudururken, dişlerimi sıktım.
“Peki, öyle olsun,” diye homurdandım öfkeyle.
Hemen arkamı döndüm, onun o sıcak ve sert göğsünden uzaklaşarak yatağın diğer köşesine doğru kıvrıldım. Ona sırtımı tamamen verip yorganı omuzlarıma kadar çektim
Sırtımı ona dönüp araya mesafe koymaya çalışmam, onun için sadece küçük bir meydan okumadan ibaretti. Aradan geçen birkaç dakikanın ardından, arkamdaki yatakta hafif bir hareketlenme oldu. Alaz’ın büyük bedeni yavaşça bana doğru kaydı; tek kolu belimi kavrayıp beni hiç zorlanmadan, sanki ağırlığım yokmuş gibi kendi sert göğsüne yasladı. İtiraz etmek için dudaklarımı araladığım an, sıcak nefesi boynumun çukuruna düştü.
Dudakları tenime değdiği ilk anda bütün savunmam havaya karıştı. Usul usul, sabırlı ve karşı konulamaz bir yumuşaklıkla boynumu öpmeye başladı. Her nefesinde dudakları tenimde geziniyor, içimdeki o öfkeyi eritip yerine kavurucu bir sıcaklık bırakıyordu.
Dudakları tenimde durmaksızın gezinirken, boğuk ve huzurlu çıkan sesi kulağımın hemen arkasında yankılandı:
“Hadi uyu, yavrum…”
O kelime zihnime çarptığı an kalbim tekletti. İçimdeki o hırçın kız çocuğu, onun bu yumuşak ama otoriter teslim alışıyla tamamen sessizliğe gömüldü. Gözlerim ağırlaşırken, ona karşı koymayı bırakıp kendimi tamamen o karanlık ve güvenli kolların arasına bıraktım.
Sabah güneşin soluk ışıkları odanın perdelerinden sızarken, göz kapaklarım ağır bir yorgunlukla aralandı. Alaz’ın o demir gibi kolları artık etrafımda değildi. Yatakta doğrulup ellerimi alnıma götürdüm; dün gecenin o yakıcı ateşi büyük ölçüde dinmişti ama hâlâ sersem gibiydim.
Odanın içinde göz gezdirdim; Alaz da, Leyla da ortalıkta yoktu. Üzerimdeki hırkayı düzelterek yataktan kalktım ve sessizce kapıyı aralayıp otelin ortak mutfak-salon alanına doğru adımladım.
Köşeyi döndüğüm an gördüğüm manzara adeta yerimde dondum kalmama neden oldu. Leyla masaya oturmuş, karşısındaki sandalyede kahvesini yudumlayan Alaz’a bir şey anlatıyor, ikisi de neşeyle gülüşüyorlardı. Alaz’ın o sert, kaskatı yüz çizgileri Leyla’nın anlattığı bir şeye yumuşamış, hatta dudaklarında nadiren gördüğüm o hafif tebessüm belirmişti.
İçimdeki o haksızlığa uğramışlık hissi boğazıma bir yumru gibi otururken, onlara belli etmemek için derin bir nefes aldım. Hiçbir şey olmamış gibi yüzümü sertleştirip arkamı döndüm ve odaya geri sessizce adım adım süzüldüm.Yatağın kenarına ilişip içimdeki o sebepsiz burukluğu ve hırsı bastırmaya çalışırken, dışarıdan gelen ani kapı sesiyle irkildim. Muhtemelen otelin temizlik görevlisiydi; sabahın bu saatinde ortalığı toplamak için gelmiş olmalıydılar. Derin bir nefes alarak yataktan kalktım, üzerimdeki hırkayı çekiştirip koridora bakan ahşap kapıya yöneldim.
Araladığım an, karşımda duran yabancı yüzü görünce duraksadım. Karşımda elinde temizlik arabası olan otel personeli değil, siyah takımlı, soğuk bakışlı iri yarı bir adam duruyordu. Gözlerindeki o keskin ve tekin olmayan ifadeyi fark ettiğim an kanım çekildi.
Karşımdaki tehlikeyi sezerek hemen toparlandım, kapıyı kapatmaya çalışırken araya sert bir el girdi.
“Şuan müsait değiliz,” dedim sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak, kapıyı sertçe itmeye yeltenip. “Sonra gelin.”
Adam tek kelime etmedi. Ceketinin iç cebine götürdüğü eliyle ani bir hareket yaparak belindeki silahı çıkardı ve doğrudan alnımın ortasına doğrulttu. O soğuk demirin metalik parıltısı odayı aydınlatırken, nefesim kesildi.
Zihnimdeki alarm zarları kulaklarımı sağır ederken, bu adamın kim olduğunu anında çaktım. Haydar’ın ta kendisinin adamıydı. Bizi bulmuşlardı.
Silahın o buz gibi metalik ucu alnıma tam baskı uygularken, içimdeki korkuyu maskelemek için yüzüme o bildik, alaycı meydan okumayı yerleştirdim.
“İçeride Alaz var, biliyorsun değil mi?” diye fısıldadım, sesimde en ufak bir titreme olmamasına özen göstererek. “Şu an o kapıdan içeri girdiği an, senin o kafanı duvara çiviler. Birazdan buraya gelecek, bence kaçmak için son şansın.”
Adamın yüz kası bile oynamadı. Ne bir tereddüt ne de bir korku; emir kulu olmanın ötesinde, kaybetcek hiçbir şeyi olmayan o acımasız tetikçilerden biriydi. Gözlerini karartıp silahın namlusunu alnıma daha da sert bastırdığında, yapacak başka bir şeyim kalmadığını anladım. Kurtuluş yoktu; ya burada bu kurşunu yiyecektim ya da bir hamle yapacaktım.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, zihnimi tamamen sıfırladım. Tam tetiği çekeceği o milisaniyede, bütün gücümü toplayıp ellerimi bileklerine geçirdim ve tüm ağırlığımla adamın üzerine atıldım.
Silahın yönü havaya kalkarken, boğuşma içinde nefeslerimiz birbirine karışıktı. İkimiz de yere kapaklandık; adamın iri eli aniden boğazıma sarıldı, soluğumu kesen demir gibi bir baskıyla beni yere mıhladı. Gözlerim kararıyor, oksijen boğazımdan içeri geçmiyordu. Ellerimi çılgınlar gibi etrafta gezdirirken, yere düşen silahın metal gövdesi parmaklarıma değdi.
Neredeyse bilincim kapanmak üzereyken, son bir refleksle parmağım tetik korkuluğuna geçti ve adamın sağ ayağına doğru nişan alıp tüm gücümle tetiği çektim.
Pat!
Kulağımı sağır eden o patlama sesinin ardından adamın çığlığı odayı inletti. Boğazımdaki o ezici baskı anında kalkarken, adam acıyla bacağını tutarak geriye doğru savruldu. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, otel koridorundan gelen o tanıdık, yeri göğü inleten öfkeli kükreme kulaklarımda yankılandı.
“Naz!”
Alaz’ın o dehşet ve kan donduran öfkeyle haykıran sesiyle birlikte, kapıdan içeri bir fırtına gibi girdi.
Yere yığıldığım yerden kalkmaya çalışırken bacaklarım hâlâ titriyordu. Boğazımda kalan o ezici parmak izlerinin sızısını ellerimle bastırmaya çalışarak Alaz’a bakmamaya özen gösterdim; çünkü o an ona bakarsam, içimdeki o bütün direncin ve paniğin yerle bir olacağını biliyordum. Arkamda, odanın kapısında Leyla’nın şoktan açılmış gözleriyle öylece dikildiğini, soluğunu tuttuğunu hissettim ama durmadım.
Alaz’ın, yerde kıvranan adamın boğazına yapışmış halini ve o mutlak dehşeti arkamda bırakarak mutfağa adımladım. Tezgâha tutuna tutuna ulaştığımda ellerim zangır zangır titriyordu. Sürahiyi kapıp bardağa bile dökmeden, doğrudan kafama diktim. Soğuk su boğazımdan aşağı akarken, oradaki o yangını ve az önceki ölümün nefesini biraz olsun silmeye çalıştım.
Nefes nefese, cam bardağı tezgahın üzerine sertçe bırakıp alnımdaki soğuk terleri sildim. Göğsüm hızla inip kalkarken, arkamdan o mutfağa giren ağır ve öfkeli adımların sesini duydum. Alaz geliyordu; elleri kan içinde, gözleri ise tamamen kararık bir halde doğrudan üzerime dikilmişti.Adımlarının yarattığı o ağır titreşimi mutfağın girişinde hissettim. Daha tek bir kelime bile etmeme izin vermeden, devasa eli belimi kavradığı gibi beni havalandırdığı an tezgâhın mermerine oturttu; aramızdaki boy mesafesini sıfırlayarak yüzünü doğrudan yüzümle hizaladı. Üzerindeki o vahşi, ölümcül öfkenin yerini aniden alan o sarsıcı ve sahiplenici panik, gözlerindeki karanlık fırtınada açıkça okunuyordu.
Hiçbir şey sormadı; adamı neden vurduğumun, o tetiği nasıl çektiğimin ya da az önce orada nasıl bir ölüm kalım savaşı verdiğimin şu an onun için hiçbir önemi yoktu.
Büyük ve hâlâ hafifçe nemli olan elleri aniden ellerimi kavradı. Bileklerimi yavaşça çevirip boğuşma sırasında ezilip ezilmediğini, kırık ya da çıkık olup olmadığını titizlikle kontrol etti. Parmak uçlarımda gezinirken, nefesi tenimi yakıyordu. Ardından, sanki hayatta olduğuma ve ellerimin hala sıcak olduğuna inanamıyormuş gibi, ellerimi yukarı kaldırdı ve parmaklarımı tek tek dudaklarına dayadı.
Gözlerini yavaşça yumdu. Derin, titrek bir solukla kokumu içine çekerek ellerimi öptü; o buz gibi, kan kokan ellerin arasından yayılan o tarifsiz şefkat damarlarımda yankılandı.
Gözlerini tekrar araladığında, o koyu irisler doğrudan gözlerimin içine mıhlandı. Alnım alnına yaslıyken, avuçlarımın altındaki o sert parmakları hafifçe çekip ellerimi ondan ayırdım. Gözlerimi kaçırmadan, doğrudan o koyu fırtınanın merkezine bakarak fısıldadım:
“Haydar’ın adamı değil mi?”
İsmim anıldığı an, Alaz’ın çenesindeki o kemik öfkeyle öyle bir sertleşti ki, derinin altından neredeyse kırılacak gibi kasıldı. Gözlerindeki o dipsiz karanlık bir anda zapt edilemez bir patlamaya dönüştü.
“O… orospu çocuğu, evladını siktiğimin pi-”
Öfkesinden zıvanadan çıkmış bir halde sıraladığı o ağır küfürler boğazından ardı ardına dökülürken, bir an bile düşünmeden elimi uzatıp geniş avucumla doğrudan ağzını kapattım. Kulağımı tırmalayan bu kadar yoğun ve zehirli küfürleri duymaya alışık olmadığım için yüzüm buruşmuştu, kaşlarım çatıldı.
“Yavaş!” diye çıkıştım, sesimdeki o şaşkın ve isyankâr tınıyla. “Soluklan biraz, adam zaten yerde can çekişiyor; kulaklarımı patlatmadan da konuşabilirsin.”
Elimin altındaki dudakları kıvrıldı; öfkesi aniden sönmemişti ama avucumun sıcaklığına çarpan o boğuk gülüşü tenimde hissettim. Elimi bileğimden kavrayıp hafifçe aşağı indirdi, ancak parmaklarımı bırakmadı; gözlerindeki o tehlikeli ve sahiplenici pırıltı bir an olsun eksilmeden doğrudan yüzüme baktı.
“Can çekişmesi yetmez, Naz,” diye fısıldadı, sesi bu kez mutfağın soğuk duvarlarında yankılanan zehirli bir taahhüt gibiydi. “O nefes aldığı her saniye için seni oradan söküp alacağım. Burası artık güvenli değil, toplanıyoruz.”Tezgâhtan ani bir hamleyle yere atlayıp ondan iki adım uzaklaştım; göğsüm nefes nefese inip kalkıyordu. O kelime zihnime bir çekiç gibi çarpmıştı: Toplanıyoruz. Geçmişte, o karanlık adamların elinden kaçarken, her yer değiştirişimizde hayatımızın biraz daha ufalandığını, her şeyin nasıl boka sardığını hatırladım.
“Ne diyorsun sen ya?!” diye bağırdım, sesimdeki o isyan mutfakta yankılanırken. “Ne demek toplanıyoruz? Haydar her bulduğunda böyle kaçacak mıyız? Sen beni her seferinde bir kutuya tıkıp saklayabileceğini mi sanıyorsun? Ben senin mülkün değilim, Alaz! Her tehlikede beni bu hayatın içine daha çok çekip sonra da ‘gidiyoruz’ demenden bıktım!”
Alaz’ın yüzündeki o korumacı ve yumuşak ifade bir saniyede silindi; yerini, sınırlarının zorlanmasına tahammülü olmayan o sert, tehlikeli otoriteye bıraktı. Üzerime doğru bir adım attığında, gözlerindeki o öfke parlıyordu.
“Ne yapmamı bekliyorsun, Naz? Orada seni boğmaya kalktı, kafana silah dayadı! O piç seni buldu ve ben burada saklanmanı ya da risk almanı izleyecek kadar sabırlı değilim!”
“Risk alıyorum çünkü ben bir eşya değilim!” diye karşılık verdim, parmağımla göğsünü sertçe iterek. “Senin o gizli savaşlarının orta yerinde harcanmak istemiyorum!”
O sırada mutfağın girişinde beliren ince bir ses, aramızdaki o patlamak üzere olan fırtınayı kesti. Leyla, korkuyla açılmış gözleriyle bize bakıyordu; üzerinde hala geceliği vardı, elleri birbirine kenetlenmişti.
“Naz…” dedi, sesi titreyerek ama şaşırtıcı bir netlikle. Alaz’a doğru bir adım atıp yanında yerini aldı. “Alaz… haklı.”
Olduğum yerde kalakaldım, gözlerim şaşkınlıkla Leyla’ya döndü.
“Görmüyor musun?” dedi Leyla, gözlerindeki o derin korku ve minnet karışımı ifadeyle. “Haydar bizi bulduysa, bir saniye bile duramayız. Alaz seni korumaya çalışıyor, Naz. Eğer o adamın ellerine kalırsak… buradan sağ çıkamayız.”
Leyla’nın kelimeleri kulaklarımda çınlarken, içimdeki o haksızlık ve isyan dalgası zihnimi tamamen ele geçirdi. Başımı iki yana sallayarak bir adım daha geriye attım, sırtım neredeyse oturma odasının duvarına çarpacaktı.
“Siz ikiniz…” dedim, parmağımla önce Leyla’yı, ardından yüz hatları gerim gerim gerilen Alaz’ı işaret ederek. “Siz gerçekten kafayı sıyırmışsınız! Ben hiçbir yere gelmiyorum. Sizin bu bitmek bilmeyen kaçma kovalamaca oyununuza, o hayalet gibi adamlarınızın arkasından sürüklenmeye mecbur değilim!”
Leyla, alazın önüne geçip kollarını göğsünde kavuşturdu; o tatlı, çekingen kızdan eser kalmamıştı. Gözlerindeki o panik yerini sert bir diklenmeye bırakmıştı.
“Saçmalamayı kes, Naz!” diye çıkıştı, sesi mutfakta yankılanırken. “Ölmek mi istiyorsun dışarıda? Adam seni az önce boğazlıyordu, farkında mısın? Alaz seni korumaya çalışıyor ama sen inatçılık ediyorsun!”
O an, içimdeki bütün o biriken öfke Leyla’ya yöneldi. “Bana ne yapacağımı söylemeyi kes!” diye bağırdım, sesimdeki tiz ton odada yankılandı. “Sen kim oluyorsun da bana akıl veriyorsun? Alt tarafı dünden beri ortalıkta olan birisin, neyin davasını gütmeye çalışıyorsun benimle? Gitmek istemiyorum işte, anlamıyor musunuz? Sizin o karanlık dünyanıza da, kurallarınıza da boyun eğmek zorunda değilim!”
Leyla bu sert çıkışım karşısında gözlerini kocaman açtı, yüzü hırsla kızardı. “Ben sadece mantıklı olanı söylüyorum, sen ise sadece bencilce davranıyorsun! Haydar denen o canavarın eline düşmek için can atıyorsun resmen!”
“Bana bencil diyemessin!” diye üzerine doğru bir adım attığım an, aramızdaki o görünmez baraj tamamen yıkıldı. Üzerime doğru yürüyüp beni omuzlarımdan itmeye kalktı; ben de altta kalmayıp ellerimi göğsüne bastırarak onu geri ittim. “Defol git, karışma bana! Senin de o koruyup kolladığın adamın da…”
Leyla hınçla üzerime atlaya kalktığı o saniyede, arkadan uzanan demir gibi iki kol belimi sıkıca kavradığı gibi beni yerden kesti.
Alaz, tek bir hamleyle araya girdi ve beni Leyla’dan uzaklaştırarak kendi sert göğsüne yasladı. Nefes nefese soluyarak tepinmeye, ellerimle kollarından kurtulmaya çalışsam da, demirden bir mengene gibi beni tutuyor, aramızdaki o fiziksel mesafeyi sıfırlayarak Leyla’nın yanından uzaklaştırıyordu.
Leyla öfkeyle soluyarak geriye doğru çekildi, göğsü inip kalkıyordu. Alaz ise ikimizin arasında, ikimizin de bilmediği o ağır sırrın yükünü omuzlarında taşıyan o karanlık gözlerle ikimize baktı. Kulağımın hemen arkasında, sesindeki o tehlikeli otoriteyle fısıldadı:
“Yeter.”
Alaz’ın belimi kavrayan ellerindeki o mutlak otorite, nefes almamı bile zorlaştırıyordu. Göğsüm hınçla inip kalkarken, başımı sertçe başka bir yöne çevirdim; Leyla’nın o haklı ama bana batan yüzünü ya da Alaz’ın o her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan o karanlık bakışlarını bir saniye bile görmek istemiyordum.
Alaz, beni göğsüne mühürlemiş halinden ödün vermeden, başını hafifçe Leyla’ya doğru çevirdi. Sesi, mutfaktaki o gergin havayı buz gibi kesen, tartışmaya yer bırakmayan o sert tondaydı.
“Leyla. Odaya geç.” dedi, emir verir gibi.
Leyla’nın gözleri şaşkınlıkla irileşti, alaza doğru bir adım atıp itiraz etmek istedi ama Alaz’ın o sabırsızlıkla ve uyarıyla kısılan gözlerini görünce yutkundu. Derin bir soluk vererek homurdandı, ayaklarını yere vura vura odaya doğru geri adımladı ve kapıyı arkasından sertçe çekip gözden kayboldu.
O içeride kaybolur kaybolmaz, Alaz dikkatini tamamen bana çevirdi. Ama ben ona bakmayı reddettim. Gözlerimi karşıdaki duvara dikip dişlerimi sıktım, onunla aklınca adam yönetmesine, benimle böyle emir kuluymuşum gibi konuşmasına katlanamıyordum.
“Naz,” dedi, sesi bu kez biraz daha alçalmış, neredeyse sabırlı olmaya çalışan ama yine de o buyurgan tonunu kaybetmeyen bir hırıltıyla çıkmıştı. “Beni dinle. Çocuk gibi inatlaşmayı kes artık. Haydar’ın burayı bulması bir tesadüf değil. Seni riske atamam, atamayız. Orada o adamın karşısına çıktığında aklım çıkıyordu, farkında mısın?”
Kulaklarımı kapatmak istedim. Beni koruma bahçesinin arkasına saklamasına, hayatımı kendi kurallarına göre şekillendirmesine öylesine boğulmuştum ki, kelimeleri kafamın içinde uğultudan başka bir şey yaratmıyordu.
“Dinlemiyorum seni,” diye fısıldadım, sesimdeki o titremeyi gizleyemeyerek. Hırsla başımı eğdim;sinirden göz pınarlarımda biriken o sıcak, yakıcı yaşlar boğazımı düğümledi. Ona zayıflığımı göstermemek için dişlerimi alt dudağıma geçirdim ama gözlerimden süzülen o ilk damla, elinin üzerine düştü.
Gözlerimden süzülen o tek damla yaş, elinin sırtına sıcak bir mühür gibi düştüğünde, Alaz’ın parmakları belimdeki kavrayışını istemsizce gevşetti. Bütün o otoritesi, o buz gibi korumacı duvarları, o tek damla gözyaşımın ağırlığıyla yerle bir oldu sanki.
Yüzümdeki o isyankâr ifadeyi korumaya çalışarak başımı hızla kaldırdım; buğulanan gözlerimi doğrudan onun o karanlık, huzursuz irislerine diktim. İçimdeki o kavurucu kıskançlık ve dışlanmışlık hissi dilime vurdu:
“Beni o kıza tercih mi ediyorsun?” dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. “O sabah uyandığımda gülüştüğünüzü gördüğümden beri… Ona baktığın o bakışları, o rahatlığı benden esirgeyişini gördüğümden beri içimi yiyip bitiriyorsun. Ben buraya yabancıyım, ben senin o karanlık dünyanda sadece bir ayak bağıyım, değil mi? Ama o… o sanki senin her şeyinmiş gibi davranıyorsun!”
Alaz’ın yüz hatları anında gerildi. Gözlerindeki o sert öfkenin yerini, kelimelerimin yarattığı o şaşkınlık ve derin bir çaresizlik aldı. Derin bir nefes alarak ellerini tenimden tamamen çekti ve iki omzumdan kavrayıp beni hafifçe sarstı; sesi boğazından hırıltıyla döküldü.
“Ne saçmalıyorsun sen, Naz? Tercih etmek mi? Ne alakası var?”
“Var işte!” diye sesimi yükselttim, boğazımdaki o düğüm yüzünden nefesim kesilir gibi olarak. “Onunla olan bağını benden saklıyorsun! Ona gösterdiğin o şefkati, o korumayı benden saklıyorsun! Bilmediğim, benden gizlediğin bir şeyler var ve ben artık senin bu sırlarının arasında kaybolmaktan yoruldum!”
Alaz’ın çenesindeki o sert kemik hınçla kasıldı. Leyla’nın onun kardeşi olduğunu, aralarındaki o kan bağını ve bu gerçeği benden neden korumak zorunda olduğunu söyleyememenin o ezici ağırlığı gözlerinde okundu. Yüzü kasıldı, bir an için gerçeği söylemekle susmak arasında büyük bir savaş verdiğini gördüm.
“Bilmediğin… bilmediğin şeyler var, Naz,” dedi, sesi neredeyse yalvarır gibi kısık ve çaresiz çıkmıştı. Alnını alnıma yaslayıp nefesini yüzüme üfledi. “Ona baktığımda gördüğüm şey bir tercih değil… O, benim bu dünyada korumam gereken, canımdan öte bir parça. Ama seni… seni onunla kıyaslayamazsın. Seni ondan da çok, herkesten çok korumaya çalışıyorum.”
Zihnimdeki o yanlış anlamanın fitili bu kelimelerle tamamen ateşlendi. Gözlerimdeki yaşlar yeniden hızla yanaklarımdan süzülürken, onun bu gizemli ve korumacı tavrını kafamda tamamen yanlış bir yere yordum. Demek ki Leyla onun için o kadar değerliydi ki, aralarındaki o yakınlık benim asla sahip olamayacağım kadar özeldi; belki de benden sakladığı eski bir aşktı, hayatının o karanlık döneminden kalan, benim asla dahil olamayacağım bir kadındı.
Acıyla güldüm; sesimdeki o kırgınlık odayı doldurdu.
“Anladım…” dedim, başımı yavaşça iki yana sallayarak ellerini omuzlarımdan itip uzaklaştım. “Senin o korumak dediğin şey, aslında ona olan bağlılığın… Ben sadece aranızdaki bu tehlikeli oyunda harcanan bir fazlalığım, değil mi? Sakladığın o kız senin için herkesten değerli… Öyle olsun, Alaz. Ama ben bu oyunda ikinci adam olmayı da, senin o gizli saklı hayatının yaması olmayı da kabul etmiyorum.”
“Beni o kıza tercih mi ediyorsun?” diye haykırdıktan sonra, içimdeki o kırgınlığı ve isyanı daha fazla tutamadım. Alaz’ın gözlerindeki o karmaşık, ne diyeceğini bilemez halini arkamda bırakarak arkamı döndüm.
“Naz, dur!” diye arkamdan seslenmeye yeltendi ama ona dönmeme bile izin vermeden mutfaktan çıkıp koridora fırladım.
Odanın kapısının önünden geçerken içeriden Leyla’nın şaşkın sesini duydum ama umursamadım. Doğruca otelin çıkış kapısına yöneldim. Üzerimde ince bir hırkayla, sabahın o serin ve acımasız ayazına kendimi attım. Otelin kapısından dışarı, sokaklara adım attığım an rüzgâr yüzüme bir tokat gibi çarptı. Gözlerimden süzülen yaşlar rüzgârda kurumuyor, içimdeki o öfkeyi daha da alevlendiriyordu.
Birkaç adım attıktan sonra arkamdan gelen ağır adımların sesini duydum. Başımı çevirip baktığımda, Alaz’ın acele etmeden, sakin ama durdurulamaz bir yürüyüşle arkamdan geldiğini gördüm. Peşimden koşmuyordu; beni durdurmak için o vahşi hırsla üzerime atılmıyordu. Sadece mesafeyi koruyarak, arkamdan sessizce yürüyordu. Bu sakinliği beni daha da delirtiyordu.
Durdum, hınçla arkama döndüm ve titreyen ellerimle onu işaret ederek bağırdım:
“Gelme peşimden! Yürüme arkamdan yeter artık!”
Alaz durdu. Birkaç metre ötemde, elleri cebinde, yüz hatları o sert ve okunmaz maskesiyle kaplı bir halde öylece bana baktı. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir savunma vardı; sadece o derin, sessiz karanlık. Ağzını açıp tek kelime bile etmedi.
Onun bu dilsiz, dik başlı suskunluğu karşısında boğazıma oturan o düğümle hırsla önüme döndüm ve adımlarımı hızlandırarak sokakların arasına karışıp gitmeye devam ettim.
Sokak aralarında öfkeyle yankılanan adımlarım, arkamdan gelen o ağır ve kendinden emin sesin hızıyla aniden kesildi. Daha kaç adım attığımı bile fark edemeden, bileğimi kavrayan sert ve karşı konulamaz bir el beni aniden geriye, kendi göğsüne doğru çekti.
Çırpınmama, kolumu kurtarmaya çalışmama izin vermeden beni sertçe kaldırımdaki duvara yasladı. Alaz’ın gözlerindeki o sabırlı ve sakin maske bir anda tamamen paramparça olmuştu; yüz hatları öfkeden, bastırılmış bir çığlıktan kasılıyordu.
“Yeter!” diye kükredi, sesi sokağın beton duvarlarında yankılanırken.
Öfkeyle soluyarak yüzüne baktım, hınçla kurtulmaya çalıştım ama izin vermedi.
“Ne istiyorsun benden ha?!” diye bağırdım gözyaşlarımın arasından. “Git o sevdiğin kızın yanına, sakladığın o kadına dön! Beni neden peşinden sürükleyip duruyorsun?”
Alaz’ın çenesi öyle bir gerildi ki, kelimeler boğazından adeta bir hırsla döküldü. Beni suçlamaya, o yanlış anlamayı düzeltmeye çalışırken sabrı taştı ve o cümleyi zihnimde yerle bir edecek o hırsla fısıldadı:
“Seviyorum! Leyla’yı arıyordum, onu—”
Sözünü tamamlamasına izin vermedim. İçimdeki o bütün kıskançlık, tükenmişlik ve öfke tek bir noktada patladı; elimi kaldırdığım gibi tüm gücümle yüzüne yapıştırdım. Şak! Sokağın sessizliğini boğan o tokat sesi havada patladı, Alaz’ın başı yana savruldu.
Nefes nefese, ellerim titreyerek geri çekildim. Alaz bir süre başı yana eğik, duvara yaslı halde öylece kaldı. Yanağındaki o kızıllık yavaş yavaş belirginleşirken, zaman durmuş gibiydi.
Tokatın o yakıcı ateşi yavaşça sönüp havadaki buz gibi sessizlik yerini aldığında, Alaz başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki o vahşi öfke yerini derin, kelimelere sığmayan bir acıya ve tükenmişliğe bırakmıştı. Yanağındaki kızıllığa umursamaz bir ifadeyle dokunmadan, gözlerimin içine bakarak fısıldadı:
“Leyla… benim kardeşim, Naz.”
O kelime beynimde yankılanıp zihnime çarptığı an, bütün o hırçınlığım, kavurucu öfkem ve o aptal kıskançlığım havaya karıştı. Burnumdan soluyarak Alaz’a diktiğim gözlerim şaşkınlıkla açıldı; göğsümün kafesini döven o hızlı nefesler, havada asılı kaldı. Resmen nefes almayı unuttum.
Ağzımdan dökülen o tek hece, içinde bulunduğum o akıl almaz şokun tek özetiydi:
“He?”
Alaz, yanağındaki o hafif kızıllığı ve acıyı tamamen unutmuş gibi, gözlerindeki o dipsiz yorgunlukla bana bakmaya devam etti. Soluk borum düğümlenmiş, az önce attığım tokadın suçluluğu ve o gerçeğin yarattığı devasa ağırlık altında eziliyordum. Kardeşi miydi? Leyla… onun kardeşi miydi?
Alaz, elimi hâlâ tuttuğu bileğimden yavaşça serbest bıraktı, iki elini de saçlarından geçirerek derin, sarsıcı bir nefes aldı. Sesindeki o buz gibi sertlik tamamen erimiş, yerine kelimelerin altındaki o acı gerçek yerleşmişti.
“O bilmiyor, Naz,” dedi, sesi rüzgârda zar zor duyulan bir fısıltı gibiydi. Başını iki yana salladı, gözlerindeki o çaresizlik kalbimi sıktı. “Leyla benim kardeş… biyolojik kardeşim olduğunu bilmiyor. Haydar o daha çocukken onu benden koparıp aldı, yıllarca ellerinde büyüttü. Beni tanımıyor, o adamı babası biliyor. Ona bu gerçeği şimdi söyleyemem; o evden, o cehennemden tamamen çıkmadan, kafasını bu gerçekle bulandıramam.”
Olduğum yerde çivilenmiş gibi kalakaldım. Zihnimdeki bütün o taşlar, o yanlış anlamalar, o kurduğum acımasız senaryolar bir anda yerle bir oldu. Alaz’ın o sabah Leyla’yla gülüşürken ki o yumuşak hali, benden sakladığı o gizli hüzün… hepsi, ama hepsi şimdi yerli yerine oturuyordu. O, benden bir sevgiliyi değil; yıllar sonra bulduğu, canından öte o küçük kız kardeşi korumaya çalışıyordu.
Ağzımı açıp tek bir kelime bile edemedim. Yanaklarım utançtan ve şoktan alev alev yanarken, az önce ona vurduğum elimin sızısı içten içe bütün bedenime yayıldı. Gözlerim doldu, ama bu kez kıskançlıktan değil; o adamın omuzlarındaki o devasa yükü şimdi anlıyor olmanın getirdiği o ezici suçluluktan.
—Bölüm sonu—