İçeriğe geç

Katil Kalp

Bölüm 2 · 17 dk okuma

Katil Kalp

Bölüm 2

İlk görüş

Limanın o kasvetli, tuzlu havası ve pas kokulu rüzgârı, şehrin ışıklarından uzaklaştıkça yerini daha ağır, daha boğucu bir sessizliğe bırakıyordu. Demirhan, Baran’ın sürdüğü motorun arkasında rüzgârı göğüslerken yüzündeki o donuk ifade milim oynamamıştı. Kaskının vizöründen dışarıyı izleyen o mavi gözler, gecenin karanlığını bile delip geçecek kadar keskin ve tehlikeliydi. Baran motoru şehrin outskirt denilen, dış mahallelerindeki metruk bir lojistik binasının önüne çektiğinde, Demirhan hiçbir şey söylemeden indi. Üzerindeki siyah paltosunu düzeltti ve ağır, tok adımlarla binanın paslı kapısından içeri süzüldü.

Bina dışarıdan terk edilmiş bir depo gibi görünüyordu ancak içerisi, yer altı dünyasının kural koyucularının buluştuğu özel bir mekandı. Geniş tavanlı deponun ortasına kurulmuş büyük maun masanın etrafında, şehrin en korkulan mafya figürlerinden biri oturuyordu. Adı Cihangir’di; yaşlı, saçlarına ak düşmüş ama gözlerindeki o kalleş hırs hâlâ ilk günkü gibi parlayan, altındaki suç ağlarıyla herkesi avucunda tuttuğunu sanan eski toprak bir mafyaydı. Cihangir, elindeki kalın purodan derin bir nefes çekip dumanı havaya üflerken, Demirhan’ın içeri girdiğini gösteren o ağır ayak seslerini kapıda duydu. Başını kaldırıp baktığında, odadaki bütün havanın çekildiğini hissetti.

Demirhan’ın o iki metreye yakın devasa boyu ve omuzlarındaki o korkunç kas kütlesi, odadaki diğer korumaların ellerini istemsizce silahlarına götürmesine neden oldu. Fakat hiç kimse kıpırdayamayacak kadar büyük bir baskı altındaydı. Demirhan, Cihangir’in karşısındaki deri koltuğa, kimseye sormadan, tamamen kendi evi gibi yavaş ve ezici bir rahatlıkla oturdu. Bacak bacak üstüne attı ve o buz mavisi gözlerini doğrudan yaşlı adamın gözlerine dikti. Aralarında uzun bir süre tek kelime edilmedi; sadece Cihangir’in yutkunuşu ve purosunun uyarınca çıkardığı hafif çıtırtı duyuldu.

"Demirhan," dedi Cihangir, sesindeki o otoriter maskeyi korumaya çalışarak ama içeriden bir yerlerde titrediğini gizleyemeyerek. "Seni buraya boşuna çağrıtlmadığını biliyorsun. İş büyüdü. Şehirde bazı hesaplar görülmeli."

Demirhan geriye yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu. O devasa kollarındaki damarlar, deri altındaki tehlikeyi ele verirken, dudaklarından dökülen ses odadaki tüm sıcaklığı dondurmaya yetti.

"Uzatmaya gerek yok, Cihangir," dedi Demirhan, sesi kalın, tok ve fırtına öncesi sessizliği andıran bir tondaydı. "Kimin biletini kesmemi istiyorsun? Ve daha önemlisi, benim masama ne koyuyorsun?"

Cihangir hafifçe masanın üzerine doğru eğildi, çekmecesinden çıkardığı kalın bir zarfı ve üzerinde bir adamın fotoğrafının olduğu dosyayı Demirhan’ın önüne itti. Dosyanın üzerindeki adam, son zamanlarda ortalıkta parayla dolaşan, yer altı dünyasının bazı gizli depolarından mal kaçırmaya çalışan ve Cihangir’in illegal sevkiyatlarını sekteye uğratan biriydi. Fotoğraftaki adamın yüzü net bir şekilde seçiliyordu: Saçları hafif dökülmüş, otuzlu yaşlarının sonunda, gözlerinde o kibirli ve açgözlü ifade olan Haluk’un o ta kendisiydi.

"Bu adam," dedi Cihangir, parmağıyla fotoğraftaki Haluk’u işaret ederek. "Son zamanlarda boyundan büyük işlere kalkıştı. Bizim sevkiyatları sabote etmekle kalmadı, bir de ortalıkta parayla benden bilgi sızdırmaya çalışıyor. Kökünü kazıyacaksın. Kim olduğunu, nereden beslendiğini unutacaklar. Cesedini bile kimse bulamayacak."

Demirhan, masanın üzerindeki fotoğrafa baktı. O mavi gözlerinde tek bir duygu dalgalanması olmadı; ne öfke ne nefret... Sadece bir avcının, gözüne kestirdiği sıradan bir böceği incelemesi kadar soğuk, mekanik bir ilgi vardı. Haluk’un yüzüne birkaç saniye daha baktıktan sonra başını kaldırdı ve Cihangir’e doğru hafifçe, şeytani ve ürkütücü bir tebessümle baktı.

"Kabul," dedi Demirhan, ayağa kalkarken odadaki herkesin omzuna binen o ağırlık biraz daha arttı. Paltosunun düğmelerini sakin hareketlerle ilikledi. "Zaten bu gece fazlasıyla sessiz geçiyordu. O adamın nefesini kesmek benim için sadece küçük bir antrenman olur."

Demirhan depodan aldığı görevle çıktı ve kapıda motorun üstünde bekleyen Baran’a baktı. Gözlerindeki o donuk ve ölümcül ifadeyle, "Haluk'un nerde olduğunu araştır," dedi bütün soğuk kanlılığıyla.

Baran tam tableti çıkaracakken kaşlarını çattı, başını kaldırıp caddenin karşısına doğru baktı. Şaşkınlıkla, "Abi..." dedi. "Araştırmaya gerek kalmadı sanırım. Karşı restoranda gördüm şerefsizi, şimdi... noluyoruz?"

Demirhan’ın kalın kaşları anında çatıldı. Başını çevirip Baran’ın baktığı yöne, caddenin karşısındaki lüks restoranın açık camekanına yöneltti bakışlarını. Haluk, içerideki masaya iyice yayılmış, gözleri yarı kapalı bir şekilde kendinden geçerek oturuyordu. Hedef tam karşılarındaydı, adeta tepsi üzerinde sunulmuş gibi.

Hiç vakit kaybetmeden, etraftan geçen arabaları, insanları ve hiçbir detayı umursamadan caddenin karşısına geçmek için hızlı adımlarla yürümeye başladı. Zihni tamamen o adamın boğazını sıkacağı ana odaklanmıştı.

Tam o sırada, caddenin kör noktasından son sürat fırlayan bir kamyonetin kulak tıkırtısı korna sesi ortalığı sarstı. Demirhan o devasa kütlesiyle ölümün üzerine yürürken, kamyonun farlarının mermere çarpar gibi üzerine aksettiğini son anda fark etti. Ölüm ona hiç bu kadar yaklaşmamıştı ama o, tonlarca demirin altında kalmasına saniyesinden az bir zaman kala, gövdesine çarpan küçük ve narin bir bedenle neye uğradığını şaşırdı.

Üstüne atılan o minik beden, Demirhan’ın o devasa dengesini sarsmış, ikisini de doğrudan yolun kenarındaki kaldırıma savurmuştu. Kamyonet büyük bir gürültüyle yanlarından geçip giderken, asfaltın üzerinde sürüklenen o küçük beden yere kapaklandı.

Demirhan hızla doğruldu, o buz mavisi gözlerinde anlık bir şaşkınlık ve ardından gelen öfkeyle yere baktı. Karşısında yatan bir kızdı. On dokuz, bilemedin yirmi yaşında gösteren, narin yapılı biri... Dağınık saçları yüzünü tamamen örtmüştü, kim olduğunu görmek imkansızdı. Ama Demirhan’ın asıl dikkatini çeken şey, kızın kaldırıma tutunmaya çalışan titrek ellerindeki o taze, koyu kırmızı kan lekeleriydi. Çatık kaşları iyice birbirine girdi; bu kızın elleri neden kan içindeydi?

“Kahretsin ya!” diye acıyla ve panikle karışık boğuk bir inilti döküldü kızın dudaklarından.

Kız hızla doğruldu, kan bulaşmış ellerini aceleyle kaldırım taşına silmeye çalıştı. Yutkundu, nefes nefeseydi. O sırada Baran motordan inip koşarak yanlarına geldi ve kol uzattı. “Hanımefendi, iyi misiniz?” dediği an, kız sanki can havliyle elektrik çarpmış gibi ani bir hareketle Baran’ın eline vurdu.

“Dokunma!”

Sesi ne kadar titrese de içinde vahşi bir diklenme barındırıyordu. Hızla ayağa kalktı; ayağındaki yüksek topuklu ayakkabılar o an için ona sadece engel oluyordu. Hiç düşünmeden topuklularını ayaklarından çıkardı, onları çıplak elleriyle yerden kavradığı gibi arka taraftaki zifiri karanlık sokağa doğru arkasına bile bakmadan koşmaya başladı.

Demirhan, kızın arkasından kalan o boşluğa baktı. Yüzünü bir saniye bile göreceli olamamıştı ama kulaklarında kalan tek şey, o kızın karanlığa karışırken çıkardığı sesin kadife gibi pürüzsüz tonuydu. Zihninde anlık bir soru işareti belirdi ama bunu irdeleyecek vakti yoktu; önceliği halledilmesi gereken bir iş vardı.

“Bırak onu,” dedi Demirhan, Baran’ın şaşkın yüzüne bakmadan. Sesindeki o buz gibi otorite yeniden yerini almıştı. “Haluk'a bakıyoruz.”

İki adımda caddenin karşısına geçip restoranın camekanlı kapısından içeri girdiler. Etraftakiler bu iki iri ve tehlikeli adamın üzerindeki baskıyı hissedip geriye çekilirken, Demirhan doğrudan Haluk’un oturduğu masaya yürüdü.

Haluk hâlâ aynı pozisyonda, masaya yığılmış gibi oturuyordu. Demirhan masaya yaklaşıp adama doğru uzandı ve sertçe omuzundan sarstı. Ancak Haluk’un başı tarafa doğru devrildiğinde, ne bir nefes ne de bir dirençle karşılaştılar. Adamın göğsünün tam ortasından kıyafetine sızan koyu kan birikintisi masaya damlıyordu.

Demirhan kaşlarını kaldırdı. Adamın yakasından tutup biraz daha öne çektiğinde gördüğü manzara netti: Haluk, kalbine ya da karın boşluğuna kusursuz bir açıyla saplanan keskin bir bıçak darbesiyle çoktan ruhunu teslim etmişti. Biri, Demirhan'dan hemen önce gelip bu işi kusursuzca bitirmişti.

Baran şaşkınlıkla ıslık çaldı. “Abi... Bizden önce davranmışlar. İşini bitirmişler bile.”

Demirhan’ın gözleri masadaki kana ve cansız bedene odaklandı. Zihninde az önce o caddede üzerine atılan, elleri kanlar içinde karanlığa kaçan o gizemli kızın silueti belirdi. Masadaki bıçağın açısıyla, o kızın ellerindeki taze kan bir film şeridi gibi kafasında birleşti. O an, işin rengi değişmişti; Demirhan ilk defa bir avın peşindeyken, başka bir avcının kokusunu almıştı.

⛓️

Çeki kaptığım gibi koşmaya başladım güvenlikler nedensizce kaybolmuşlardı ellerim kandı bakmamak için uğraşıyordum bakarsam bayılıcaktım çünki

restoranttan çıktığım gibi ana yola koştum bir anda gözüme bir adam geldi dev gibi bişeydi kafası dağınıktı bişeye odaklanmış üstüne gelen kamyonu fark etmiyordu

bir anda son gücümle koşup onun üstüne atladım

yere kapaklandığımda heryerim yara bere olduğundan emindim o an elimdeki kanları gördüm ve taşa silmeye çalıştım yutkunamıyordum bile başım çok dönüyordu bir anda kolumu biri tuttu “dokunma!” diye bağırdım ve ayağa hızla kalktım topuklu ayakabımın topuğu kırılmıştı hızla onuda çıkarıp elime aldım

sadece koştum başım döne döne kaçtım ordan

Kaçarken topuksuz yürümek bile işkence gibiydi. Asfalttaki o küçük taşlar çıplak ayaklarıma batıyor, her adımımda içimi yakan bir sızı bütün vücuduma yayılıyordu. Ama duramazdım. Arkama bakarsam, o adamın cansız bedenini ve avucumun içini hâlâ bulayan o yapışkan, sıcak kanı yeniden hatırlayacak ve oracıkta, orta yerinde sokağın yığılıp kalacaktım.

Elime sıkı sıkıya tuttuğum kırık topuklularla karanlık ara sokaklardan birine daldım. Kalbim, göğsümün kafesini parçalayacakmış gibi deli gibi atıyordu; ama bu kez o lanet hastalık yüzünden değil, tamamen korkudan ve adrenalinindendi. Nefesim daralıyor, boğazım kuruyordu. Titreyen parmaklarımla cebimdeki telefonu bulup çıkardım. Ekranın ışığı gözlerimi alırken, rehberi bulmak için parmağım iki defa kaydı.

Bulmuştum. Burak.

Telefonu kulağıma götürdüğüm an, sanki saatler sürmüş gibi gelen iki çalıştan sonra hattan o tandık, uykulu ama huysuz ses yükseldi:

"Naz? Gece yarısı oldu, yine ne başı–"

"Burak!" diye kestim sözünü, sesimdeki o titremeyi ve paniği gizleyemiyordum. "Sakın, sakın bana soru sorma! Soru sormak yok, duydun mu beni? Hemen arabanı çalıştır ve konumu atıyorum, oraya gel."

Burak’ın sesindeki o alaycı ton bir anda silindi, yerini anlık bir ciddiyete bıraktı: "Naz, iyi misin? Sesin berbat geliyor, elinde kan mı var—"

"Soru sorma dedim Burak! Bas bas, çabuk gel!" diye bağırdım, gözlerimden süzülen yaşların yanaklarımı yaktığını yeni fark ediyordum. "Eğer on dakika içinde orada olmazsan, cesedimi toplarsın. Çabuk ol!"

Telefonu yüzüne kapattım ve sokağın köşesindeki loş bir lambanın altına sinerek beklemeye başladım. Ellerim hâlâ kan içindeydi, göğsümdeki o tuhaf ağrı her nefes alışımda şiddetleniyordu ama aklımda tek bir cümle dönüp duruyordu:

Beni gördü mü? O dev gibi adam, bana çarptığı an yüzümü görmüş müydü?

Sokağın köşesindeki o buz gibi havada, ellerimdeki kurumuş kanın gerdiği tenimle titrerken, farların sarı ışığı sokağın duvarlarına vurdu. Karanlığın içinden siyah, eski model bir araba kayarak çıktı ve önümde durdu. Kapı açılır açılmaz içeri atladım, nefes nefese kapıyı sertçe çarptım.

Burak şaşkınlıkla bana döndü, gözlerinde hem endişe hem de öfke vardı. "Naz, bu ne hal? Üstün başın toz toprak, ellerin—"

"Konuşma Burak," dedim, sesim fısıltıyla çığlık arasında gidip geliyordu. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi sıkıca yumdum. Göğsümdeki o acı katlanılmaz bir boyuttaydı. "Yemin ederim tek bir kelime bile duymak istemiyorum. Sadece sür."

Burak bana dik dik baktı, bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama yüzümdeki o ölümcül solgunluğu ve titreyen ellerimi görünce vazgeçti. Dişlerini sıkarak vitese uzandı. Motor kükredi ve araba lastiklerin asfaltla sürtünme sesiyle karanlığın içinde hızla uzaklaştı.

Yol boyunca arabanın içinde sadece benim kesik kesik nefes seslerim ve kalbimin kulaklarımda uğuldayan ritmi vardı. Burak arada bir dikiz aynasından bana bakıyor, sormak istediği o binlerce soruyu yutmaya çalışıyordu ama ses çıkarmadı.

Sonunda araba benim oturduğum eski binanın önüne yanaştı. Daha araba tamamen durmadan kapıyı açıp dışarı fırladım. Arkamdan "Naz, iyi misin, yukarı çıkalım mı?" diye seslenen Burak’ı duymazlıktan gelerek apartmana girdim. Merdivenleri nasıl çıktığımı, kapıyı nasıl açıp içeri girdiğimi bile hatırlamıyordum.

Kendimi içeri atıp kapıyı kilitledim ve sırtımı tahta yüzeye yaslayarak yere çöktüm. Elimi cebime attığımda, o sert kağıt parçasının parmaklarıma değdiğini hissettim. Beş milyonluk çek hâlâ bendeydi. Ama o parayı kazanırken arkamda bıraktığım ceset ve o caddede bana dikilen o buz mavisi gözler...

Gözlerimi kapatıp dizlerimi göğsüme çektim.

~2 gün sonra~

O gecenin üzerinden geçen kırk sekiz saat boyunca ne uyuyabilmiştim ne de boğazımdaki o düğüm çözülmüştü. Beş milyonluk çek masamın üzerinde duruyordu; hayatımı kurtaracak, ameliyatımı gerçeğe dönüştürecek o kağıt parçası... Ama ben o iki gün boyunca sadece pencereleri örtmüş, sokaktan gelen her araba sesinde nefesimi tutarak yaşamıştım. O dev adamın gözleri, o buz mavisi boşluk zihnimden bir saniye bile silinmemişti. Beni görmüştü, değil mi? Bilmiyorum. Ama artık bu paranoyayla yaşayamazdım.

Bugün okul vardı ve eve kapanıp deliye dönmektense dışarı çıkıp normalleşmem gerekiyordu. Üzerime sade, gri bir kazak ve siyah bir pantolon geçirdim. Saçlarımı aceleyle at kuyruğu yapıp çantamı omzuma astım. Geceden beri ilk defa biraz olsun rahat nefes alır gibi hissederek aynaya son bir kez baktım ve kapıya yöneldim.

Kilidi çevirdim, kapıyı hafifçe araladım.

Tam dışarı adım atacağım sırada, karanlık koridordan üzerime bir gölge gibi düşen devasa bir karaltı nefesimi kesti.

Daha çığlık bile atmaya fırsat bulamayacak kadar kısa bir saniyede, demir gibi sert, kalın parmaklar boğazıma dolandı. Beni içeriye doğru savururken, ayaklarım yerden kesildi. Sırtım antrenin duvarına çarptığında, o darbenin acısı bütün kemiklerimde yankılandı. Çantam elimden kayıp yere düşerken, karşımda duran o devasa bedenin yaydığı o boğucu ve karanlık aura odayı tamamen doldurmuştu.

Gözlerimi dehşetle açtım. Karşımda duruyordu.

İki metreye yakın boyu, üzerindeki siyah paltosu ve o odadaki bütün oksijeni çeken o tehlikeli duruşuyla... Ve en önemlisi, o buz mavisi gözleriyle. iki gün önce caddede hayatını kurtardığı o kızın tam karşısındaydı.

Hiç vakit kaybetmeden beni kollarının arasında, zerre acımadan salona doğru sürükledi. Halının üzerine geldiğimizde beni sertçe yere, sırtüstü kapakladı. Nefes nefese kalmış, boğazımdaki o devasa elin baskısıyla çırpınırken, o üzerime doğru eğildi. Bedenimin üzerine çökerek kaçma ihtimalimi tamamen yok etti; o ağır, kaslı vücudu demirden bir kafes gibi üzerime kapanmıştı.

Buz mavisi gözleri, ruhumu delip geçecek kadar yakınımda, doğrudan gözlerimin içine dikildi. Göğsüm hızla inip kalkarken, o tok, kalın ve yeri göğü sarsacak kadar soğuk sesi kulaklarımda yankılandı:

"Çok merak ediyorum, minik avcı..." dedi, dudaklarında tehlikeli, alaycı ve şeytani bir kıvrımla. Parmakları boğazımdaki baskısını biraz daha artırarak nefesimi kesti."O gece Haluk’un canını alırken bu kadar cesur olan ellerin, şimdi neden bu kadar titriyor? Kimsin sen?"

Dudaklarımı araladım ama boğazımdaki o demir mengene yüzünden tek bir kelime bile dışarı çıkmadı; nefes alamıyordum, gözlerimin önü kararmaya başlamıştı. Bunu gördüğünde, yüzündeki o acımasız ifade bozulmadan parmaklarını biraz olsun gevşetti. Boşluk bulur bulmaz sertçe öksürmeye başladım, göğsüm yanıyordu, hâlâ yeterince nefes alamıyordum.

Adam bu kez daha şiddetli bir öfkeyle kükredi: "Ölmeden soruma cevap ver!"

O gürültülü kükremeyle birlikte içimdeki son direnç de kırıldı. Aldığım küçük hava dalgasıyla zar zor fısıldadım: "Ben bir şey bilmiyoru—"

"Kes!" diye kükredi bu sefer. Sesi o kadar sertti ki kulaklarım çınladı.

Korkudan hıçkırdım ve ellerimle boğazımı tutarak büzüştüm. O an, üzerimdeki o devasa baskı aniden değişti. Çatık kaşları bir an için yumuşadı; boğazımdaki ellerimi yavaşça yukarı doğru itti. Bileklerimi tek bir eliyle kavrayıp başımın üstüne sabitlerken, diğer boştaki büyük elini boğazımdaki kızarıklığa doğru uzattı. Parmak uçları tenime değdiğinde nefesimi tuttum; muhtemelen morarmaya başlayan o izleri inceliyordu.

Adamın sert çehresi hafifçe gölgelendi, kendi kendine mırıldanır gibi konuştu: "Tamam... yok bir şey..."

Hemen ardından bileklerimi serbest bırakıp üzerinden yavaşça kalktı. Ben ise yerde büzüşmüş bir halde, kalbimin göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi attığı o anlarda nefes almaya çalışıyordum.

Demirhan ayağa kalkıp tepemde dikildi. O uzun boyu ve ürkütücü gölgesiyle üzerime binen ağırlık gitmişti ama odadaki tehlike hâlâ en ensedeydi. Üzerindeki paltosunu düzeltti, ellerini cebine sokup soğukkanlı bir sesle konuştu:

"Ağlamayı kes ve dinle beni, Naz," dedi adımı ilk defa söyleyerek. "O gece arkanda bıraktığın pisliği temizlediğimi sanıyorsun ama o adam çoktan morgda. Haluk öldü."

İsmimi bilmesi ve o adamın öldüğünü söylemesi başımdaki dönmeyi bin kat daha artırdı. Haluk ölmüştü... O gece sapladığım bıçak gerçekten de onu öldürmüştü. Bütün o korku, gizlemeye çalıştığım panik ve boğazımdaki acı birleşti; gözyaşlarım artık tutamayacağım bir sel gibi yanaklarımdan aşağı süzülmeye başladı. Hıçkırıklarımı bastırmaya çalışarak ellerimle yüzümü kapattım.

Demirhan, yerde hıçkırarak ağlayan bana yukarıdan, çözmeye çalışır gibi baktı. Sesindeki o buz gibi tınıyla başını hafifçe eğdi:

"Ağlama seansın bittiyse kalk," dedi, buz mavisi gözlerinde tehlikeli bir merakla.

Ben onu dinlemiyordum bile. Kulaklarım uğulduyordu, zihnimde sadece o adamın, Haluk'un kanlar içindeki yüzü dönüp duruyordu. Ben birini öldürmüştüm. Ellerim... ellerim hâlâ o gecenin kirini, o sıcaklığı taşıyormuş gibi hissediyordum. Kirliydim. Artık sadece hasta ve kimsesiz bir kız değil, bir katildim.

"Kalk, konuşacağız," dedi Demirhan, sesindeki sabrın tükenmeye başladığını belli eden o sert tınıyla.

Onu duymamazlıktan geldim, yerden kalkmadım. Dizlerimi göğsüme çekmiş, hıçkırıklarımın arasında titreyerek ağlamaya devam ediyordum.

Aniden, belime dolanan o koca, demir gibi ağır kol ne olduğunu anlamama bile izin vermedi. Yere yapışmış bedenim havaya kalktı ve kendimi bir anda salonun ortasındaki ikili koltuğun üzerinde buldum. Ben daha nefesimi topl 살amadan, Demirhan hemen önüme ahşap bir sandalye çekip oturdu. O devasa kütlesi sandalyeye sığmıyor gibi görünüyordu ama gözleri tamamen benim üzerimdeydi; beni çözmeye, röntgenimi çekmeye çalışan tehlikeli bir avcı gibi süzüyordu.

"Nasıl öldürdün anlamış değilim," diye mırıldandı kendi kendine, sesi şaşkınlıkla karışık bir küçümseme taşıyordu. Başını hafifçe yana eğdi ve gözlerini gözlerime dikerek, "Minnacıksın daha," dedi.

O an içimdeki o korku, yerini ani bir öfkeye ve hınca bıraktı. Üzerime gelen bu dev adamın rahatlığı, beni bir böcek gibi incelemesi canımı yakmıştı. Bütün o biriken stres, panik ve çaresizlik bir patlama noktasına ulaştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ederken, tüm gücümü topladım ve oturduğu sandalyeye kallavi bir tekme savurdum.

"Sana ne be!" diye bağırdım, sesim korkuyla titrese de hırsla çıkmıştı. "Öldürdüysem öldürdüm!"

Tekmemle birlikte sandalye geriye doğru devrilecek gibi sarsıldı. Demirhan aniden ayaklarından destek alarak dengesini sağladı. Sandalyenin bacakları parkeye sürtünürken çıkardığı o sert ses odada yankılandı.

Ve o an... odadaki bütün hava çekildi.

Demirhan’ın yüzündeki o alaycı, meraklı ifade bir anda silindi. Masmavi gözleri öfkeyle kararırken, oturduğu sandalyeden fırladığı gibi üzerime doğru bindi. Devasa gövdesiyle koltuğa adeta çivilendim. Elini bir kez daha, bu kez daha acımasız bir hızla boğazıma sardı. Koltuğun ahşap kolluklarına yapışan parmaklarım hareket edemez hale geldi.

"Bana bak, minik kaltak!" diye kükredi Demirhan, sesi odanın duvarlarını inletirken yüzü yüzümün sadece birkaç santim uzağındaydı. Nefesini tenimde hissediyordum; öfkesi o kadar yoğundu ki gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. "Karşında seninle oyun oynayacak biri yok! Kime kafa tuttuğunu sanıyorsun sen? O ellerindeki kanı kime borçlusun, o çeki nereden aldın, yoksa buraya benden önce nasıl ulaştın... Hepsini, kelimesi kelimesine anlatacaksın, yoksa yemin ederim o bıçağı bu kez kendi ellerimle senin kalbine saplarım! Konuş!"

“Çeki kendim için aldım! Bana sarkıntılık edince de sapladım bıçağı!”

Gözlerimden yaşlar fışkırarak hayğırdığım o an, Demirhan’ın üzerimdeki o devasa baskısı aniden kayboldu. Geriye doğru çekilip ayağa kalktığında, ne diyeceğimi bilemeden nefes nefese koltuğa sindim. Ama o, bir kelime bile etmeden doğrudan masanın üzerine bıraktığım o beş milyonluk çeke doğru yürüdü.

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Kalbim, o an göğsümü delip geçecekti.

“Sakın! Sakın yapma!” diye tiz bir çığlık atarak koltuktan fırladım ve bütün gücümle üzerine atıldım. Onu durdurmak, o kağıt parçasını ellerinden almak istiyordum; çünkü o çek, benim nefes almam, hayatta kalmam demekti.

Fakat benim o cılız çabam, onun devasa ve beton gibi gövdesinin karşısında hiçbir şeydi. Demirhan tek eliyle beni omzumdan tutup kolayca uzaklaştırırken, diğer eliyle masanın üzerindeki o kağıdı yakaladı.

Ve o hışırtı odada yankılandı.

Gözlerimin önünde, parça parça... Beş milyonluk çek paramparça edildi. Ameliyat parası, hayatımı kurtaracak o tek umut, bir çırpıda çöpe dönüşmüştü.

Dünyam başıma yıkıldı sanki. İçimdeki o hırs, o korku ve çaresizlik birleşti; gözyaşlarımı unutup gözü dönmüş bir şekilde üzerine atıldım. Canı yanmış, köşeye sıkışmış vahşi bir hayvan gibi ne bulduysam saldırdım. Sonunda, hıncımı ve acımı başka türlü çıkaramayacağımı anladığım an, ağzımı açıp var gücümle kalın ve kaslı kolunu dişledim. Dişlerim kalın kumaşı geçip tenine gömülene kadar sıktım, bıraktığım acıyla hırsımı çıkarmaya çalıştım.

Demirhan, kolundaki o keskin acıyla hafifçe irkildi ama zerre geri adım atmadı. Dişlerimin arasından kolunu çekip beni sertçe geriye, koltuğun üzerine savurdu. Ağzımda hafif bir kan tadı ve boğazımda hırsla atan damarlarla soluk soluğa ona baktım. Gözlerinden yayılan o tehlikeli öfkeyle üzerime doğru bir adım attığında, kendimi tutamayarak feryat eder gibi bağırdım:

"Neden yaptın bunu?! Neden?!" Göğsüm hızla inip kalkıyordu, nefesim daralmaya başlamıştı. Kalbim o an tekledi, keskin bir sancı sol yanımı yaktı ama umrumda bile değildi. "Ölüyorum ben, anlıyor musun?! Kalbim hasta! O çek... o para olmasa ben öleceğim!"

Bağırarak kurduğum o cümle, küçük salonda yankılanıp birden kesildi. Göğsümdeki o keskin sancı nefesimi keserken, iki büküm olmuş bir halde koltuğun kenarına tutundum. Kulaklarım uğulduyor, gözlerimin önündeki dünya yavaş yavaş kararıyordu.

Demirhan, kolundaki diş izime bile bakmadan öylece kaldı. O an, yüzündeki o vahşi ve yıkıcı öfke donup kaldı. Buz mavisi gözleri, hıçkırıklarla sarsılan, nefes almakta bile zorlanan bedenimde gezindi. Zihni, az önce paramparça ettiği o kağıt parçasını ve benim az önceki feryadımı birleştirdi.

Birkaç saniye boyunca odada sadece benim kesik kesik ve hırıltılı nefes seslerim duyuldu. Demirhan ağır adımlarla önüme doğru yaklaştı, uzun boyuyla üzerime gölge düşürdü. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir şefkat vardı; aksine, o tehlikeli, her şeyi tartıp biçen o soğuk zeka yeniden ışıldıyordu.

Eğildi, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Sesi, kulaklarımda çınlayan demir gibi sert ve tavizsiz bir tondaydı:

"Ölmek mi istiyorsun, yaşamaya çalışmak mı, orasını bilmem," dedi, gözlerini kırpmadan doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Ama o çek... o sahte bir tuzaktı, Naz."

Nefesim boğazımda düğümlendi, gözlerim şokla açıldı. Ne demek istiyordu?

"Haluk o çeki sana seni test etmek için, ya da parayla satın alabileceğini sanan pisliklerin ellerinde harca diye vermişti," diye devam etti Demirhan, sesindeki o buz gibi netlikle. "O para temiz değildi, o çek de gerçek değildi. Seni daha ilk günden o bataklığın içine çekecek bir yemdi sadece. O yüzden yırttım."

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ederken, başımı iki yana salladım. "Ama... ameliyatım..." dedim fısıltıyla, sesim neredeyse çıkmıyordu. "Param yoksa... ben öleceğim..."

Demirhan, buz mavisi gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan, o devasa gövdesiyle biraz daha yaklaştı. Parmaklarını çeneme dolayıp başımı yukarı kaldırdı; gücüyle değil, otoritesiyle beni kendine esir eden o ses tonuyla fısıldadı:

"Ölüm o kadar ucuz değil, minik avcı. Sen daha benimle oynayacaksın. Eğer o kalp duracaksa, ona ancak ben karar veririm."

—Bölüm Sonu—

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.