Bir seri katilin hayatı nasıl olabilir?
duygu ve düşünceleri nasıl devreye girer?
bir insanı öldürürken hisleri neler olur?
bu sorular bir katile sorulması gereken sorulardan birkaçı
ama muhtemelen bunları Demirhan Alaz Karan’a soramassınız nedenmi?
çünkü o avının acı çekmesine bayılır işkenceleriyle yürür onun namı bunları yaparken duygularını bir kenara bırakmak yerine o duyguları yakmak istercesine avını ateşe verip işkence eder.
Demirhan için hayat, sokaktaki insanların sandığı gibi nefes alıp vermekten ibaret sıradan bir döngü değildir; onun dünyası, her saniyesi kusursuz bir planla işleyen, zihnine kurduğu o devasa ve karanlık mezbahadır.
Gündüzleri herkesin uzaktan baktığı, o heybetli boyu ve soğuk duruşuyla saygı uyandıran, illegal boks ringlerinde kafataslarını tek bir yumrukla çatlatarak adını efsaneleştiren o asil beyefendi, gece olduğunda maskesini indirip gerçek yüzünü kuşanır. Onun düşünceleri sıradan bir insanınki gibi vicdan ya da acıma hissiyle çalışmaz; zihni, en saf haliyle kontrol ve dominasyon üzerine kurulmuştur. Karşısındaki insanın göz bebeklerindeki o dehşeti görmek, onun için uykudan daha huzur verici bir bağımlılıktır.
Bir insanı öldürürken hissettiği şey asla anlık bir öfke ya da kör bir nefret değildir. Demirhan, cinayeti bir sanat icra eder gibi, büyük bir sükûnet ve adanmışlıkla yaşar. Kalbi normal bir insandan daha yavaş, daha emin atar. Avının can çekişini, son nefesini verirken çıkardığı hırıltıyı ve o çaresizliğin odayı dolduran kokusunu içine çekerken hissettiği his, evrendeki en mutlak güç, en saf tatmindir. O, duygularını bastırmaz ya da uyuşturmaz; aksine o duyguların en uç, en zehirli sınırlarında gezinir.
Avının acısını körüklemek, onun çığlıklarını müziğe dönüştürmek ve o ruhun yavaş yavaş sönüşünü izlemek onun damarlarındaki kana karışır. Ateşin karşısındaymış gibi harlanan o sadist zevk, onun varoluş sebebidir. Ringde rakibinin kaburgalarını kırarken duyduğu o tatminsizlik, tam da bu yüzden avını ateşe verip o çığlıkları en tepeden izlediği anlarda yerini kusursuz bir dinginliğe bırakır.
Demirhan Alaz Karan’ın dış görünüşü, onun içindeki o karanlık ve acımasız ruhun dış dünyaya açılan en keskin penceresidir. İki metreye yakın o devasa ve heybetli boyu, bulunduğu herhangi bir odaya girdiği anda havadaki bütün oksijeni çeker; etrafındaki herkes, adını bilmese bile onun varlığındaki o tehdidi omurgasında hisseder.
Vücudu, sıradan bir insanın yıllarca çalışarak elde edemeyeceği kadar kalın kemikli, ağır ve korkunç bir kas kütlesiyle kaplıdır. İllegal boks ringlerinde katlettiği rakiplerinin kemiklerini un ufak eden o kollarındaki damarlar, deri altında gezinan zehirli yılanlar gibi belirgindir; her hareketi, kontrol altında tutulan ama serbest kalırsa dünyayı yakabilecek devasa bir gücün habercisidir.
Fakat onu gerçekten tehlikeli ve unutulmaz kılan detay, yüz hatları ve özellikle de o gözleridir. Yüzü, kusursuz bir simetriye sahip olmasına rağmen, mermerden yontulmuş gibi soğuk ve ifadedir; kimseden onay beklemeyen, kimseye acımayan o buzdan heykeli andırır. Ve o buzun ortasında parlayan masmavi gözleri... Bu mavi, denizin ya da gökyüzünün huzur veren mavisi değil, buz tutmuş bir okyanusun en dip ve karanlık, ışığın asla ulaşamadığı o ölümcül tonudur. O mavi gözler kime değse, karşıdaki insan istemsizce yutkunur, ruhunun çırılçıplak soyulduğunu ve o bakışların arasında ezildiğini hisseder.
Üzerine kusursuzca dikilen siyah takımları, o geniş omuzlarını ve uzun boyunu daha da korkutucu bir zarafetle sararken, o dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandıran saygın beyefendi maskesi, o mavi gözlerdeki dipsiz uçurumla birleştiğinde geriye sadece kaçınılmaz bir son bırakır.
⛓️
Şehrin liman bölgesinde, denizin çürümüş kokusuyla ve paslı konteynerlerin gölgesiyle çevrelenmiş terk edilmiş bir depoda, Demirhan Alaz Karan'ın kara listesindeki iki adam son ticaretleri için hazırlık yapıyordu. İçerideki sarı, titrek ampulün ışığı, masanın üzerine yayılmış olan yasadışı silahların metalik soğuk parıltılarını aydınlatıyordu.
Adamlardan biri, kalın boyunlu ve ter içinde kalmış olanı, kasaların kapağını sertçe kapatırken homurdanıyordu; diğeri ise elindeki deftere yazdığı sayıları kontrol ederken sürekli kapıya doğru huzursuz bakışlar atıyordu. Aralarındaki o gergin hava, dışarıdaki rüzgarın demir kapıyı dövüşüyle daha da boğuluyordu. Fakat kapının kilitli olması, içerideki bu iki zavallının güvende olduğu anlamına gelmiyordu; aksine, onlar sadece kendi mezarlarının içine kilitlenmişlerdi.
Demirhan, o devasa ve heybetli bedeniyle deponun ağır demir kapısına ulaştığında, ne bir acele ne de bir ses vardı. Kapının kilit mekanizmasına uzanan o uzun, damarlı parmakları, sanki adi bir demiri değil de avının boğazını tutuyormuş gibi sabırlı ve kendinden emin hareket ediyordu. İçeriden gelen silah seslerinin ve konuşmaların yankısı dışarıya sızarken, Demirhan kapıyı tek bir sert tekmeyle, ortalığı ayağa kaldıran kulak tıkırtısı bir gürültüyle içeriye doğru patlattı. Demir kapı duvara çarparak büyük bir yankı uyandırdığında, deponun içindeki o iki adam aniden ellerindeki silahlarına uzandı; ancak karşılarında gördükleri manzara karşısında kanları damarlarında dondu.
Uzun boyu ve omuzlarını saran koyu renk paltosuyla kapı eşiğini dolduran Demirhan, odadaki bütün ışığı ve nefesi sanki tek bir hamlede yutmuş gibi duruyordu. Masamdaki silah kaçakçısı tetiğe basmak için davranırken, Demirhan'ın o buz mavisi gözlerindeki ölümcül sakinlik adamın parmağını felç etti. Tek kelime bile etmedi; çünkü bu adamlarla konuşmak, onun için vakit kaybından başka bir şey değildi. Demirhan, üzerlerine doğru yürürken adımları depodaki tahta paletlerin üzerinde ağır ve tok bir ses çıkarıyordu. Silahı çeken adam panik içinde tetiğe basıp kurşunları ardı ardına patlattı; ancak Demirhan'ın o devasa gövdesi, inanılmaz bir hızla hamle yaparak ilk kurşunu boşa çıkardı ve mesafeyi saniyeler içinde kapattı.
Kısa boylu olan kaçakçı korkudan geriye doğru kaçmaya çalışırken ayağı demir bir boruya takılıp yere kapaklandı. Demirhan, yere düşen adamın yanına ulaştığında, adamın çığlık atmasına bile izin vermeden kalın çizmeyi doğrudan adamın göğsünün tam ortasına bastırdı; kemiklerin çatırtısı deponun sessizliğinde yankılandı. Diğer adam arkadan bıçakla saldırmaya yeltendiğinde ise Demirhan ani bir manevrayla dönerek adamın bileğini yakaladı ve kemiği büyük bir rahatlıkla ortadan ikiye kesti.
Adamın acıdan boğuklaşan haykırışı odada yankılanırken, Demirhan onu boynundan tuttuğu gibi havaya kaldırdı; adamın ayakları yerden kesilmişti, nefesi tükeniyordu ve o mavi gözlerin derinliklerindeki dipsiz karanlıkta kendi sonunu net bir şekilde görüyordu. İkisini de aynı deponun soğuk betonuna sere serpe bıraktığında, ellerindeki kanı umursamaz bir sakinlikle silerek arkasını döndü; kara listesindeki iki isim daha silinmiş, geriye sadece cehennemin o sessiz kokusu kalmıştı.
Demirhan işini bitirdiğinde ortamdaki ölüm sessizliğini deponun kapısın çalınmasıyla bozuldu demirhan doğruldu ve deponun arkasına doğru yürümeye başladı arkasında sanki iki ceset yada ellerindeki kanlar yokmuşcasına yürüdü
en sonunda deponun arkasındaki gizli çıkışı kullanarak o depodan çıktı çok zaman almamıştı polislerin gelmesi demirhan otoyola çıktı ve yürüdü o an yanında bir motor durdu
“Abi hadi!” dedi Baran
Baran demirhanın kıl olduğu kuzeniydi demirhan ona doğru yürüdü ve baranın arkasına bindi
⛓️
Lüks bir otelin avizesi binlerce kristal parıltıyla parlıyordu ama benim gördüğüm tek şey, karşımdaki adamın saatine sinsi sinsi tıklar gibi bakan saniye ibresiydi. Masadaki mum ışığı, otuzlu yaşlarının sonundaki o zengin amcanın…
adı neydi? Ha, Haluk Bey
yüzündeki yapmacık gülümsemeyi biraz daha yumuşatır gibi oluyordu. Ama o gülümsemenin altında yatan o kibirli, kendine aşırı güvenen ifadeyi çok iyi tanıyordum. Erkekler hep böyleydi; karşılarında biraz güzel, biraz narin, kendilerini dinliyormuş gibi yapan bir kadın görünce akıllarındaki bütün kontrol mekanizmalarını çöpe atıveriyorlardı.
"Gerçekten mi Naz?" dedi Haluk, ceketinin düğmesiyle oynarken gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan. "Yani bu devirde senin gibi saf birini bulmak..."
İçimden sessizce güldüm. Saf. Tanrım, eğer şu an göğsümün altındaki o minik, düzensiz ritimle atan zavallı kalbimi duyabilseydi, safın kim olduğunu anlardı. Ama dışarıdan bakıldığında öyle kusursuz bir tablo çiziyordum ki...
Gözlerim, o an adamın yüzüne odaklandığında istemsizce derinleşti; bir kere baktım, sonra o aptal hayranlığı yakalayınca bir daha, bir daha baktım. İnsanlar benim bu bakışlarımda kaybolduklarını söylerlerdi. Sanki göz bebeklerimin arkasında başka bir evren varmış gibi, bir bakan on kere dönüp bakardı. Bilmiyorlardı ki o bakışlar, benim hayatta kalma kalkanımdı.
Zihnimin bir köşesinde hep o amansız gerçeğin alarmı çalıyordu:
Zamanım az.
Doktorun o soğuk sesi kulaklarımda çınlıyordu; o ameliyat parası bu ay sonuna kadar yatmazsa, bu parıltılı oteller, bu şık elbiseler ve bu ucuz tiyatrolar benim için sonsuza kadar bitecekti. Kimsesizdim. Arkamda beni koruyacak ne bir ailem ne de bir servetim vardı. Tek sermayem buydu: Yüzüm, zekâm ve bu adımların attığı her an uçurumun kenarında yürüyüşüm.
"Öyleyimdir Haluk," dedim sesime o hafif, kırılgan ve tatlı tınıyı vererek. Dudaklarımın kenarında beliren o masum tebessüm, adamın yutkunmasını sağladı. "Bazen insanlar beni yanlış anlıyor ama ben sadece... güvenli bir liman arıyorum."
Limanmış.
Adamın cüzdanındaki o sınırsız kredi kartı ve birazdan imzalayacağı o sahte yatırım belgesi benim limanımdı. Elimdeki çatalı hafifçe tabağımda gezdirirken, kalbimin yine o tanıdık, keskin sancıyla teklediğini hissettim. Nefesim boğazımda düğümlendi ama yüzümdeki o kusursuz maske bir milim bile oynamadı.
Acı çekiyordum, evet.
Belki de bu masadaki son haftalarımdı. Ama kurbanımın gözlerindeki o zafer sarhoşluğunu gördükçe, içimdeki o karanlık tatmin duygusu körükleniyordu. O, benimle akşam yemeği yediği için dünyaların sahibini sandığını zannediyordu; oysa ipi tutan benim ellerimdi.
En azından... o geceye kadar her şeyin kontrolümde olduğunu sanıyordum.
Haluk şarap kadehini havaya kaldırdı. Bende hemen kendi kadehimi ona uydurdum.
“Güzelliğine,” dedi pis bir sırıtışla, gözlerindeki o iğrenç arzuyu gizlemeye gerek bile duymadan.
Yapay ve kusursuz bir gülümsemeyle karşılık verdim. “Güzelliğe.”
Yemek sanki saatlerdir sürüyordu, mide bulandırıcı derecede uzundu. Haluk’un davasından, şirketlerinden, ne kadar zengin olduğundan bahsettiği o boş laflarını dinliyor; dışarıdan sanki dünyadaki en büyüleyici şeyleri dinliyormuş gibi aptal bir hayranlıkla gülümserken, içeride içten içe çürüyordum. Telefonum masanın üzerinde titreşip duruyordu. Arka arkaya bildirimler... Sırada bir randevum daha vardı ama bu Haluk denen herif çenesini kapatmazsa o randevuya asla yetişemeyecektim.
“Aslında sana bir şey vermek isterim,” dedi hafif çakırkeyif olmanın verdiği cesaretle. Ceketinin iç cebine uzandı ve deri cüzdanından çıkardığı koçanı masaya bıraktı.
Bir dakika… Çek mi o?
Haluk tek bir hamleyle koçandan o hışırtılı sayfayı yırttı. Özel, ağır yaprak dolma kalemini çıkarıp üzerine bir şeyler karalamaya başladı. Durmaksızın yazdı, kalemin kağıda sürtünme sesi kulaklarımda yankılandı.
Kağıdı parmaklarının arasında tutup bana doğru uzattığında, gözlerim rakamın üzerindeki sıfırlara kilitlendi.
Saymaya bile gerek yoktu; altı sıfır yan yana duruyordu.
Beş milyon!
O an nefesim boğazımda düğümlendi. Göğsümün altındaki o lanet kalp, ameliyat parasının bu kadar yakın olmasıyla deli gibi çarpmaya başladı. Bu para, benim nefes almam, yaşamaya devam etmem demekti. Haluk’a baktım; gözlerindeki o kendinden emin, satın alabileceğini sanan adamın iğrenç gururunu gördüm.
“Bunu sana veririm Naz…” dedi, sesini alçaltıp bana doğru eğilerek. “Ama bu gece benimle kal.”
Pislik moruk. Midem bulandı ama içimdeki o ölümcül soğukkanlılık hemen devreye girdi. Ameliyat olabilirdim. Yaşayabilirdim. Gözlerimi kağıttan çekip doğrudan Haluk’un gözlerine diktim.
“Kabul,” dedim, sesime tatlı ve baştan çıkarıcı bir pürüz vererek.
Ona doğru biraz daha yaklaştım. Kokusu midemi bulandırıyordu ama umurumda bile değildi. Beğendiğini belli edercesine sırıttı ve kalın eli belime dolandı. Parmaklarım masanın üzerinde, az önce etimi kestiğim o keskin bıçağın sapına doğru kayarken, gözlerimi bir an olsun ondan ayırmadım.
“Hadi,” diye fısıldadım, nefesini boynumda hissederken daha da sokuldum. “Çıkalım odana.”
Haluk zafer kazanmış bir aptal gibi birden ayağa kalktı. İşte o an, saniyenin onda biri kadar bir sürede masadaki bıçağı kavradığım gibi tüm gücümle karın boşluğuna sapladım.
Adamın boğazından hırıltılı, neye uğradığını şaşırmış bir ses çıktı. Gözleri şokla fal taşı gibi açıldı. Hızla geriye doğru çekilip kanlar içindeki çekimi parmaklarımın arasında kaptığım gibi arka çıkışa doğru koşmaya başladım.
—Bölüm Sonu—