Malikanenin geniş koridorları, patlayan mermilerin gürültüsü ve kırılan cam sesleriyle sarsılıyordu. Kırmızı acil durum ışıkları, duvarlardaki pahalı tabloların üzerine kan rengi gölgeler düşürüyordu.
Taehyung, elindeki siyah tabancayla koridorun köşesinden sıyrıldı. Tek bir hareketle, merdivenlerden yukarı tırmanmaya çalışan Baek-ho tetikçisini tam alnından vurdu. Adam cansız bir çuval gibi basamaklardan aşağı yuvarlandı. Yaranın dikişleri sızlasa da Taehyung acıyı hissetmiyordu bile; damarlarında akan tek şey saf adrenalin ve öldürme güdüsüydü.
Yanında duran Jimin, otomatik tüfeğiyle karşı koldan gelen saldırıyı bastırıyordu. "Efendim! Güvenlik kameralarını içeriden kapatmışlar! Bu işi dışarıdan biri yapamaz, hain kesinlikle yakın korumalardan biri!"
Taehyung’un gözleri karardı. "Önce burayı temizleyelim. Hainin kim olduğunu kendi ellerimle sökeceğim."
O sırada, malikanenin alt katındaki sığınakta —gizli ve çelik kapılı güvenli odada— Jungkook tek başınaydı.
Odanın duvarları dışarıdaki çatışmanın boğuk gürültüsünü içeri sızdırıyordu. Jungkook sırtını soğuk duvara yaslamış, göğsü hızla kalkıp inerek bekliyordu. Titreyen ellerine baktı; saatler önce Taehyung’un cildine dokunan, onun siluetini çizen o parmaklar şimdi korkudan titriyordu. Taehyung’un alnına kondurduğu o sert, veda gibi duran öpücüğün hissi hâlâ dudaklarındaydı.
"Lütfen..." diye fısıldadı Jungkook karanlığa doğru. "Lütfen hayatta kal."
Aniden, güvenli odanın çelik kapısının elektronik paneli öttü. Bip-bip-bip.
Jungkook nefesini tuttu. Çelik kapı ağır bir gıcırtıyla aralandı. İçeriye giren kişi Taehyung veya Jimin değildi.
Giren kişi, Taehyung’un yıllardır en güvendiği lojistik sorumlusu ve sağ kollarından biri olan Han Seok’tu. Elinde susturuculu bir tabanca tutuyordu. Yüzünde soğuk, sinsi bir gülümseme vardı.
"Demek Liderimizin uğruna koca örgütü karşısına aldığı masum kuş sensin," dedi Han Seok, adım adım Jungkook’a yaklaşarak. "Taehyung senin için dünyayı yakmaya hazır ama ne yazık ki Baek-ho klanı senin cesedin için harika bir fiyat biçti."
Jungkook dehşet içinde geriledi. "Sen... Hain sensin."
"İş sadece para meselesi ressam," dedi Han Seok ve silahı direkt Jungkook’un göğsüne doğrulttu. "Taehyung yumuşadı. Sen hayatına girdiğinden beri bir mafya lideri gibi değil, bir aşık gibi davranıyor. Ve zayıflık, bu dünyada ölüm demektir."
Han Seok tetiğe basmak üzere parmağını büktüğü an, Jungkook hayatında hiç hissetmediği bir hayatta kalma içgüdüsüyle öne fırladı!
Jungkook adamın silah tutan bileğini yakalayıp yana doğru savurdu. Puff! Susturuculu silahtan çıkan mermi duvardaki betona saplandı. Han Seok küfrederek Jungkook’un suratına sert bir dirsek attı. Jungkook’un dudakları patladı, geriye doğru savrulup yere düştü. Yere düştüğü an gözü, köşedeki sergileme masasının üzerinde duran ağır, mermer heykelciğe kaydı.
Han Seok silahı tekrar Jungkook’a doğrulttu. "Bitti ressam."
Jungkook gözlerini yummadı. İçindeki korku bir anda yakıcı bir öfkeye dönüştü. Taehyung’u korumak, onun dünyasında ayakta kalabilmek için o masum ressamı geride bırakması gerektiğini anladı. Süper bir refleksle mermer heykelciği kaptığı gibi ayağa fırladı ve tüm gücüyle Han Seok’un şakağına indirdi!
Çat!
Mermer parça kırıldı. Han Seok’un gözleri kaydı, silah elinden düşerek yere yuvarlandı. Adam sendeleyerek yere yığıldı ama hâlâ bilinci yerindeydi; yerdeki silaha doğru uzanmaya çalışıyordu.
Jungkook titreyen elleriyle yerdeki siyah tabancayı kaptı. Silah buz gibiydi ve bir ressamın eline hiç uymuyordu. İki eliyle silahı kavradı, namluyu Han Seok’un göğsüne doğrulttu.
"Yapma..." diye mıldandı Han Seok kan tükürerek.
Jungkook’un gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü. Park Jimin’in söyledikleri zihninde yankılandı: Taehyung’un sevdiği her şey sonunda kanla kaplanır.
Tık. Jungkook tetiği çekti.
Geniş oda susturuculu silahın boğuk sesiyle yankılandı. Han Seok’un bedeni son bir kez kasıldı ve hareketsiz kaldı.
Silah Jungkook’un parmaklarının arasından kayıp zemine düştü. Genç ressam duvara yaslanarak yere çöktü. Elleri, kendi döktüğü kanla lekelenmişti. Masumiyeti, o soğuk kurşunla birlikte yok olup gitmişti.
Tam o sırada güvenli odanın kapısı sertçe vurularak açıldı.
İçeriye üzeri kan içinde kalmış, sol kolundan yaralı Taehyung daldı. Gözleri panik içinde odayı taradı. Yerde yatan Han Seok’un cesedini ve köşede ellerine bakarak titreyen Jungkook’u gördü.
Taehyung silahını yere fırlatıp koşarak Jungkook’un yanına diz çöktü.
"Jungkook!"
Taehyung, titreyen genç adamı hemen kolları arasına aldı, başını kendi göğsüne bastırdı. Jungkook nefes almakta zorlanıyor, hıçkırıklarını tutamıyordu.
"B-ben..." diye fısıldadı Jungkook, Taehyung’un gömleğine tutunarak. "Onu vurmak zorundaydım... Seni öldürecekti. Taehyung... ellerim... ellerim kirlendi."
Taehyung’un kalbi o an bin parçaya bölündü. Kendi dünyasının o kirliliğini, o karanlığını bu masum çocuğun ruhuna sıçratmış olmanın vicdan azabı göğsünü sıkıştırdı. Jungkook’un yüzünü ellerinin arasına aldı. Patlayan dudağındaki kanı başparmağıyla yavaşça sildi.
"Şşş... Bak bana," dedi Taehyung, sesi daha önce hiç olmadığı kadar kırılgan ve tutku doluydu. "Sen kirlenmedin. Beni duydun mu? Sen beni korudun. O kan senin ellerinde değil, benim vicdanımda."
Taehyung, Jungkook’un titreyen parmaklarını tutup kendi dudaklarına götürdü. Jungkook’un parmak boğumlarını birer birer, derin ve tutkulu öpücüklerle öptü. Sanki o kan lekesini kendi dudaklarıyla silmek, adamın masumiyetini kendi ruhuna geri yüklemek istiyormuş gibi...
Jungkook gözlerini kapatıp Taehyung’a sarıldı. İki beden kan kokulu odada birbirine öyle bir kenetlendi ki, artık aralarında ne mafya ne ressam çizgisi kalmıştı. İkisi de bu karanlık savaşın ortasında birbirinin tek sığınağıydı.
Dışarıda çatışma sesi kesilmiş, Park Jimin ve adamları malikaneyi kontrol altına almıştı. Ama bu gece, Seul yeraltı dünyasının dengeleri tamamen değişmişti.