Jungkook’un sorusu koridorda asılı kaldı. Nasıl bir ateşin içine düşüyoruz?
Taehyung cevap vermedi. Yavaşça Jungkook’a doğru ilerledi, aralarındaki mesafeyi sıfırladı. Sağ elini kaldırıp parmak boğumlarıyla Jungkook’un çene hattını okşadı. Dokunuşu, dün geceki öpücüğün yakıcı hatırasını anında canlandırmıştı.
"Zaten ateşin tam ortasındayız ressam," dedi Taehyung, sesi karanlık ve büyüleyici bir melodi gibiydi. "Ama seni yakmalarına izin vermeyeceğim. Yanacaksak da... beraber yanacağız."
Jungkook derin bir nefes aldı. Korku, arzunun ve bu adama karşı engel olamadığı o garip çekimin gölgesinde eriyip gidiyordu.
Taehyung, Jungkook’un elini tuttu ve onu koridorun sonundaki çift kanatlı, ağır ahşap kapıya doğru götürdü. Kapıyı yavaşça araladı.
Jungkook içeri adım attığında gözleri şaşkınlıkla açıldı.
Burası devasa, yüksek tavanlı ve camla kaplı bir odaydı. Dışarıdaki Han Nehrinin ve Seul’ün tüm manzarası ayaklar altına serilmişti. Ama en önemlisi; odanın ortasında gıcır gıcır bir şövale, en kaliteli tuval bezleri, yüzlerce tüp yağlı boya, premium füzen kalemleri ve ithal fırçalar duruyordu. Eski, boya kokulu bodrum katı atölyesinden sonra burası bir ressam için cennet gibiydi.
"Burası..." Jungkook şaşkınlıkla Taehyung’a döndü. "Bunu benim için mi hazırlattın? Sadece birkaç saat içinde mi?"
"Sana ait hissetmediğin bir yerde durmanı istemedim," dedi Taehyung, arkadan yaklaşarak kollarını yavaşça Jungkook’un beline doladı. Çenesini Jungkook’un omzuna yasladı. Bir mafya liderinden ziyade, tutkuyla bağlandığı birini mutlu etmeye çalışan bir aşık gibiydi. "Eski atölyene şu an dönemezsin. Ama resim yapmayı bırakmanı da istemiyorum. Ben senin tuvallerindeki o karanlığı görmek istiyorum."
Jungkook, Taehyung’un sıcaklığına arkasını yasladı. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Parmaklarını Taehyung’un belindeki ellerinin üzerine koydu. "Bana tuval verdin Taehyung... Ama benim resmetmek istediğim tek model sensin."
Taehyung’un dudakları Jungkook’un boynuna temas etti. Sıcak nefesi tenini yakıp geçerken tüy gibi hafif bir öpücük kondurdu. "Öyleyse beni çiz," diye fısıldadı. "İçimdeki canavarı gör ve onu tuvale hapset."
İlerleyen saatlerde odadaki atmosfer tamamen değişti.
Taehyung, odanın ortasındaki deri koltuğa kurulmuştu. Üzerindeki siyah gömleğin ilk birkaç düğmesi açıktı; boynundaki ve göğsüne doğru inen siyah yılan dövmesi net bir şekilde görünüyordu. Gözlerini bir saniye bile Jungkook’tan ayırmıyordu.
Jungkook ise şövalenin arkasındaydı. Elinde füzen kalemi, tuvak üzerinde tutkuyla çalışıyordu. Her çizgi, her gölgeleme bir öncekinden daha derin, daha yakıcıydı. Jungkook’un siyah saçları alnına düşüyor, dudaklarını hafifçe ısırarak çizimine odaklanıyordu.
Aralarında kelimelere dökülmeyen, sadece bakışlarla konuşan ağır bir elektik vardı. Taehyung’un bakışları Jungkook’un dudaklarında, boynunda ve tuvali tutan ince parmaklarında gezindikçe odadaki hava giderek ısınıyordu.
Saatler sonra Jungkook kalemini bıraktı. Derin bir nefes alıp tuvalin arkasından çıktı.
Taehyung ayağa kalktı ve tuvale doğru yürüdü.
Çizim tamamlanmıştı. Tuvalde Taehyung vardı; ama sadece bir mafya lideri değil... Bir eliyle kendi kalbinden akan kanı tutarken, diğer elini gökyüzüne doğru açmış, yarı karanlık yarı ışık içinde duran trajik bir figürdü. Yüzündeki acı, yırtıcılık ve Jungkook’a baktığındaki o saklı şefkat harmanlanmıştı.
Taehyung çizime bakarken gözlerindeki ifade donakaldı. "Beni... böyle mi görüyorsun?"
"Seni sadece bir canavar olarak görmüyorum," dedi Jungkook yavaşça yaklaşarak. Eliyle Taehyung’un açık gömleğinin yakasını tuttu, onu kendine doğru çekti. "Seni ruhunla görüyorum Kim Taehyung."
Taehyung daha fazla dayanamadı. Jungkook’u belinden yakaladığı gibi şövalenin kenarına, duvara doğru bastırdı. İki bedenin çarpışmasıyla tuval hafifçe sallandı.
Taehyung’un dudakları Jungkook’un dudaklarına aç bir şekilde kapandı. Bu defaki öpücük dün gecekinden çok daha sert, çok daha arzulu ve kontrolsüzdü. Taehyung’un eli Jungkook’un tişörtünün altına kaydı; sıcak, pürüzlü parmakları genç ressamın pürüzsüz tenine temas ettiğinde Jungkook hafif bir iniltiyle başını geriye attı.
"Taehyung..." diye fısıldadı Jungkook nefes nefese.
Taehyung’un dudakları Jungkook’un çene hattından aşağı süzüldü, köprücük kemiğinin üzerinde durdu ve orayı sertçe emerek iz bıraktı. Jungkook parmaklarını Taehyung’un saçlarına daldırdı, onu kendine daha da bastırdı. Aralarındaki çekim artık bastırılamaz bir boyuta ulaşmıştı. Yavaş, tutkulu ve yakıcı bir aşkın tohumları, dökülen kanların ortasında yeşeriyordu.
Tam Taehyung, Jungkook’un tişörtünü tamamen çıkarmak üzereyken, malikanenin sirenleri ve alarm sesleri gürültüyle çalmaya başladı!
Odadaki kırmızı acil durum ışıkları yanıp sönmeye başladı.
Taehyung anında Jungkook’tan ayrıldı. Gözlerindeki o tutkulu bakış saniyeler içinde ölümcül bir avcının bakışlarına dönüştü. Belinden silahını çıkardı, mermiyi namluya sürdü.
Kapı sertçe açıldı. Park Jimin elinde otomatik bir tüfekle içeri daldı. Yüzü kan içindeydi.
"Efendim! Baek-ho klanı kapılara dayandı!" dedi Jimin nefes nefese. "İçerideki hain ana kapının güvenlik sistemini devre dışı bıraktı! Malikaneye sızıyorlar!"
Taehyung, Jungkook’u anında arkasına aldı. Gözleri tehlikeli bir öfkeyle parıldıyordu.
"Jungkook’u güvenli odaya götür Jimin," dedi Taehyung buz gibi bir sesle.
"Hayır!" diye bağırdı Jungkook, Taehyung’un koluna yapışarak. "Seni burada bırakmam! Yaralısın!"
Taehyung dönüp Jungkook’un yüzünü ellerinin arasına aldı. Alnına sert, derin bir öpücük kondurdu.
"Beni dinle ressam," dedi Taehyung, sesi bir yemin gibiydi. "Sana geri döneceğim. Beni burada bekle ve sadece bana güven."
Taehyung silahını sıkıca kavrayıp koridora doğru fırlarken, Seul yeraltı dünyasının en büyük savaşı malikanenin koridorlarında patlak vermek üzereydi.