İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 4 · 4 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 4

Mürekkebin Kırmızıya Çaldığı Gece

Atölyenin tavanındaki eski, sarı ampul, rüzgarın havalandırma boşluğundan esmesiyle hafifçe sallanıyor; duvardaki gölgeleri ürkütücü bir dansa davet ediyordu.

Jungkook, Taehyung’un yanağındaki dokunuşunun bıraktığı sıcaklıkla adeta büyülenmiş gibi duruyordu. Yanağında parmak izi kalan adamın bakışları, bir ressamın en ince fırça darbesinden bile daha derin, daha yakıcıydı. Taehyung, parmağını yavaşça Jungkook’un yanağından çekip gözlerini onun korkuyla karışık bir hayranlıkla parıldayan irislerine dikti.

"Hazırlan," dedi Taehyung. Sesi az önceki yumuşaklığından sıyrılmış, yeniden o alışıldık, pürüzlü ve emredici tonuna bürünmüştü. "Aydınlanmadan buradan çıkmamız gerek. Park Jimin dışarıyı kontrol ediyor ama sokaklar bu gece tekinsiz."

Jungkook gözlerini kırpıştırdı, sanki bir rüyadan uyanıyordu. "Ben... Ben nereye geliyorum? Burası benim evim Taehyung. Benim dünyam bu atölyeden ibaret. Seninle gelirsem..."

"Benimle gelmezsen," diye kesti sözünü Taehyung, bir adım daha yaklaşarak. Sol eliyle Jungkook’un ensesindeki yumuşak, siyah saç tutamlarını hafifçe kavradı. Canını yakmıyordu ama kaçmasına da izin vermiyordu. "Baek-ho’nun adamları bu kapıyı kırdığında, benim seni korumak için burada olmamı dileyeceksin. Seni bu kanlı çamurun ortasında tek başına bırakmam. Artık değil."

Jungkook’un göğsü hızla kalkıp iniyordu. Kim Taehyung’un yakınlığı, onun vücuduna daha önce hiç hissetmediği, tanımsız bir elektrik yayıyordu. Bu adam bir tehlikeydi; etrafına ölüm, barut ve kan kokusu saçan bir kasırgaydı. Ama Jungkook, o kasırganın tam ortasındaki sessiz gözde durduğunu hissediyordu.

"Tamam," diye fısıldadı Jungkook. Sesi adeta Taehyung’un dudaklarına döküldü. "Geleceğim."

Taehyung’un koyu renk gözlerinde anlık bir tatmin, belli belirsiz bir yumuşama belirdi. Tutuşunu yavaşça gevşetti, parmakları Jungkook’un boynundan aşağı süzülerek omzuna kadar indi. Her temas noktası, Jungkook’un teninde görünmez izler bırakıyordu.

Jungkook hızla sırt çantasını aldı. İçine sadece birkaç eskiz defteri, en sevdiği füzen kalemleri ve bir iki parça kıyafet koyabildi. Yaşamının, masumiyetinin, sığınağının arkasında kaldığını hissederek son kez atölyesine baktı. Yarım kalan fırtına resmi, şövalenin üzerinde kurumayı bekliyordu.

Arka kapıdan çıktıklarında, dışarıdaki fırtına dinmiş ama yerini soğuk, yapışkan bir sis tabakasına bırakmıştı. Park Jimin, ara sokağın karanlığında, siyah tavanı filmli, lüks bir SUV’nin kapısını açmış onları bekliyordu.

"Etraf temiz Efendim," dedi Jimin, sesi profesyonel ve soğuktu. Bakışları saniyelik bir an için Jungkook’a kaydı. Genç ressamın Taehyung’un kabanını omuzlarına almış olduğunu, Taehyung’un ise bir eliyle yaralı karnını tutarken diğer eliyle Jungkook’un bileğini sıkıca kavramış olduğunu fark etti. Jimin tek bir kelime etmeden bakışlarını kaçırdı.

Arabaya bindiklerinde, arka koltuktaki derin sessizliği sadece arabanın güçlü motorunun uğultusu bölüyordu. Seul’ün neon ışıkları, ıslak camdan içeri süzülerek yüzlerini aydınlatıp geçiyordu.

Jungkook yan yana oturdukları koltukta milim kıpırdamamaya çalışıyordu. Aralarındaki mesafe yok gibiydi. Taehyung’un omuz genişliği, arabayı dolduran o keskin tütün ve amber kokusu Jungkook’un tüm duyularını ele geçirmişti.

Aniden araba sert bir viraj aldı. Jungkook dengesini kaybederek Taehyung’un yaralı tarafına doğru kaydı.

"Ah—"

Jungkook tam doğrulacakken, Taehyung’un güçlü kolu beline dolandı ve onu durdurdu.

"Kıpırdama," dedi Taehyung, sesi kulağının dibinde bir fısıltı gibi yankılandı. "Böyle kal."

Jungkook, başı Taehyung’un sağlam olan omzuna yaslanmış vaziyette donakaldı. Taehyung’un belindeki elinin sıcaklığı, kalın kumaşları delip geçiyordu. Kalbinin ritmi o kadar hızlanmıştı ki, Taehyung’un bunu hissettiğinden neredeyse emindi.

"Korkuyor musun?" diye sordu Taehyung. Sol eliyle Jungkook’un çenesini kavrayıp yüzünü kendine doğru çevirdi. Arabanın içindeki loş ışıkta Taehyung’un gözleri, tehlikeli bir derinlikle parıldıyordu.

"Senden mi... yoksa gideceğimiz yerden mi?" dedi Jungkook, sesi kısık ve tutkuyla pürüzlenmişti.

"İkisinden de korkmalısın ressam," dedi Taehyung. Dudakları Jungkook’un dudaklarına o kadar yakındı ki, her nefes alışında birbirlerinin sıcaklığını paylaşıyorlardı. "Çünkü gittiğimiz yerde karanlıktan başka bir şey yok. Ve ben... seni o karanlığın içinde tamamen kaybetmekten korkmuyorum."

Taehyung’un parmakları Jungkook’un dudağının kenarını yavaşça okşadı. Bu, bir tehditten çok, yavaşça demlenen, bastırılması imkansız bir tutkunun ilk adımıydı. Jungkook gözlerini kapattı, kendini o dokunuşun yakıcı hissine bıraktı. Aralarındaki çekim bir anda patlamıyordu; aksine, ağır ağır, için için yanan bir kor gibi ikisini de sarmalıyordu.

Yaklaşık yarım saat sonra araba Seul’ün dışındaki Han Nehrine bakan, kayalıkların üzerine inşa edilmiş devasa, modern bir malikanenin demir kapılarından içeri girdi. Burası "Geum-sa"nın saklı kalesi, Taehyung’un sığınağıydı.

Araba durduğunda Jimin kapıyı açtı. Taehyung, Jungkook’un elini bırakmadan arabadan indi. Malikanenin ağır ahşap kapıları arkalarından kapandığında, dış dünyayla olan tüm bağları kesilmişti.

Taehyung, geniş salona geçtiklerinde yaralarının sızısıyla hafifçe sendeledi. Jungkook refleksle onun koluna girdi, ağırlığını üzerine aldı.

"Odaya geçmeliyiz," dedi Jungkook endişeyle. "Yaranın dikiş tutması gerek, tekrar kanıyor."

Taehyung başını salladı. Üst kattaki devasa, loş ışıklarla aydınlatılmış yatak odasına çıktılar. Odanın tam ortasında Han Nehrinin panoramik manzarasını gören devasa bir yatak duruyordu.

Taehyung yatağın kenarına oturdu. Üzerindeki kabanı yavaşça sıyırdı. Gömleği kan içinde kalmıştı. Jungkook hiç tereddüt etmeden banyodan sıcak su, gazlı bez ve dezenfektan alıp geri döndü.

Yatağın önüne, Taehyung’un dizlerinin arasına diz çöktü.

"Canını yakarsam söyle," dedi Jungkook, düğmeleri tek tek çözmeye başlarken. Titreyen parmakları Taehyung’un sıcak cildine her dokunduğunda, adamın kaslarının kasıldığını hissediyordu.

Taehyung, tepesinde dikilip yarasıyla ilgilenen genç ressama baktı. Jungkook’un yüzündeki o saf endişe, odaklanmış bakışları, nemli dudakları... Her şey Taehyung’un çelikten iradesini zorluyordu.

"Acı hissetmeyeli uzun zaman oldu Jungkook," dedi Taehyung. Eli yavaşça yükseldi ve Jungkook’un bileğini yakaladı. Onu kendine doğru çekti. "Ama senin touch'ın... canımı yaralarımdan daha çok yakıyor."

Jungkook elindeki bezi düşürdü. Dizlerinin üzerindeyken başını kaldırıp Taehyung’un gözlerinin içine baktı. Zaman durmuştu. Ne fırtına, ne mafya savaşı, ne de kan dökülen sokaklar vardı. Sadece ikisi ve aralarındaki o ağır, soluk kesici çekim vardı.

"Öyleyse bırak yansın," diye fısıldadı Jungkook.

Taehyung, Jungkook’un belinden tutarak onu tek bir hareketle yatağa, yanına doğru çekti. İki beden yatakta karşı karşıya geldiğinde, Seul’ün üzerindeki gece, bu iki ruhun birbirine dolanacağı uzun ve tutkulu günlerin ilk perdesini kapatıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.