İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 3

Mürekkep ve Barut

Atölyenin içi, zamanın ve mekânın dışına tıkışıp kalmış gibiydi. Pencereleri örten kalın kadife perdelerin arasından süzülen soluk öğle güneşi, havada süzülen toz taneciklerini ve boya pigmentlerini aydınlatıyordu. Dışarıdaki Seul dünyası normal akışında devam ederken, bu yarı bodrum katında bambaşka bir fırtına demleniyordu.

Taehyung, atölyenin köşesindeki deri koltukta, göğsü çıplak bir şekilde oturuyordu. Sargıları yenilenmişti. Yaralarından yayılan o yakıcı acıya rağmen yüzünde en ufak bir mimik bile yoktu. Bakışları, odanın diğer ucunda bir kâğıda tutkuyla çizgiler çizen Jungkook’taydı.

Jungkook, kucağındaki eskiz defterine siyah füzen kalemiyle hızlı, keskin darbeler indiriyordu. Parmakları kömür karasıyla kaplanmıştı. Bakışları defter ile Taehyung’un heykelsi yüzü arasında mekik dokuyordu.

"Beni çiziyorsun," dedi Taehyung. Sesi, kırık bir plak gibi derinden ve kısıktı. Bir emir değil, bir tespitti bu.

Jungkook irkilerek elindeki füzen kalemini durdurdu. Bakışlarını kaçırmadan, gözlerinde garip bir cesaretle yanıt verdi: "Gözlerini çiziyorum. İçinde... hiç ışık yok. Bir ressam için karanlığı tuvale aktarmak, ışığı çizmekten çok daha zordur."

Taehyung hafifçe başını yana eğdi. Dudaklarının kenarında gölge gibi beliren bir tebessüm belirdi. "Karanlıkla fazla oynarsan ressam, ellerindeki boya değil, ruhun siyahlaşır."

"Zaten çoktan bulaştı," dedi Jungkook, sargı bezlerindeki kanı kastederek. "Ellerimdeki kanı üç kez yıkadım ama hâlâ kokusunu alabiliyorum."

Taehyung ayağa kalktı. Yavaş, bir kaplanın sessizliğindeki adımlarla Jungkook’a doğru ilerledi. Yarası her adımda bir bıçak gibi saplansa da adımlarındaki o ezici otorite milim sapmıyordu. Jungkook’un hemen önünde durdu. Eğildi, füzenle kaplanmış parmakları arasından eskiz defterini çekip aldı.

Defterdeki çizime baktı. Kömür karası çizgilerin arasında kendi silueti vardı; ama resimdeki Taehyung, yeraltı dünyasının korkulan "Geum-sa" lideri değil, yıkıntıların ortasında yalnız kalmış bir gölge gibi duruyordu. Jungkook onun ruhundaki o derin, dikiş tutmaz yarayı çiziminde yakalamıştı.

"Fazla ileri gidiyorsun," dedi Taehyung, defteri kapatıp masaya bırakırken. Ancak sesinde öfke yoktu. İlk defa birisi ona korkuyla değil, büyülenmiş bir merakla bakıyordu.

Tam o anda, atölyenin kapısından gelen üç kısa, iki uzun vurma sesiyle atmosfer bir anda buz kesti.

Bu, bir sokak sesine benzemiyordu. Belirli bir ritmi, belirli bir parolası olan bir vuruştu.

Taehyung’un gözleri anında bir avcının gözlerine dönüştü. Masanın üzerindeki bıçağı tek bir seri hareketle kaptı ve Jungkook’u belinden yakalayarak arkasına çekti. Jungkook’un sırtı Taehyung’un sıcak, kaslı göğsüne çarptı. Adamın kalbinin yavaş ama son derece güçlü atışlarını arkasında hissedebiliyordu.

"Sesini çıkarma," diye fısıldadı Taehyung, dudakları Jungkook’un kulağına temas edecek kadar yakınken. "Eğer gelenler benim adamlarmış gibi yapıp içeri giren düşmanlarsa... arkanı dön ve banyoya koş."

Kapı sürgüsü yavaşça çekildi. Kapı gıcırtıyla aralandı.

İçeriye giren kişi, baştan aşağı siyahlar giymiş, yüzünde ince bir yara izi olan uzun boylu, atletik bir adamdı. Elinde tuttuğu ıslak şemsiyeyi kenara bıraktı ve keskin gözleriyle odayı taradı. Taehyung’u gördüğü an derin bir nefes alıp başıyla saygıyla eğildi.

"Efendim... Hayattasınız."

Taehyung tuttuğu nefesi bıraktı ama Jungkook’un belindeki elini hemen çekmedi. "Park Jimin," dedi soğuk bir sesle. "İhanetin kokusunu bu kadar uzaktan alacağını düşünmemiştim."

Jimin –Taehyung’un en güvendiği sağ kolu ve gölge koruması– bakışlarını ikilinin üzerindeki kanlı sargılara ve Jungkook’un panik içindeki yüzüne çevirdi. "Mekânı bulmam vakit aldı. Sokağın girişinde düşmanın iki devriyesini temizlemek zorunda kaldım. Mekânınız patlatıldı, Liderim. Örgütün içinden biri 'Geum-sa'nın konumunu düşman klan olan Baek-hoya sızdırdı. Sizi öldü sanıyorlar."

Jungkook duydukları karşısında dehşete düştü. "Mekânı patlatıldı mı? Siz... siz gerçekten de..."

Jimin adımını Jungkook’a doğru attı, gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. "Bu çocuk kim, Efendim? Görgü tanığı mı? Halletmemi ister misiniz?"

Jimin elini ceketinin içindeki silaha götürdüğü an, Taehyung öne fırladı. Sırtını ve yarasını hiçe sayarak Jimin’in bileğini kavraması ve onu duvara sertçe çarpması bir saniye bile sürmedi.

"Ona dokunursan..." dedi Taehyung, sesi adeta yerin altından geliyordu. "Seni kendi ellerimle boğarım, Jimin. O beni kurtardı."

Jimin şaşkınlıkla gözlerini açtı. Liderinin daha önce bir yabancı için, üstelik sivil bir çocuk için böyle bir tepki verdiğini hiç görmemişti. Bileğini Taehyung’un tutuşundan yavaşça kurtardı ve başını eğdi. "Bağışlayın, Efendim. Sadece güvenliğinizi düşünüyordum."

Taehyung geriye çekildi, yarası yeniden kanamaya başlamıştı ama aldırış etmedi. Jungkook’a döndü. Genç ressam duvara yaslanmış, gözlerinde korku ve derin bir karmaşayla ona bakıyordu.

"Jimin," dedi Taehyung, gözlerini Jungkook’tan ayırmadan. "Seul’deki güvenli evi hazırla. Ancak bu gece hareket edemeyiz. Sokaklar kovanı dağıtılmış arılar gibi kaynıyor."

"Anlaşıldı Efendim. Ben dışarıda nöbet tutacağım," dedi Jimin ve kapıyı kapatıp dışarı çıktı.

Atölye yeniden o ağır sessizliğe büründü. Jungkook titreyen adımlarla Taehyung’a yaklaştı. Yarasından akan taze kanı gördüğünde gözleri doldu.

"Neden yaptın bunu?" diye sordu Jungkook. Sesi titriyordu. "Benim için... adamına neden saldırdın? Beni öldürmesine izin verebilirdin. Zaten senin dünyana ait değilim."

Taehyung yavaşça Jungkook’a doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azaldı. Taehyung, kurumuş boya ve kömür karası bulaşmış elini kaldırdı. İnce, uzun parmaklarıyla Jungkook’un yanağını tuttu. Başparmağı, ressamın alt dudağının kenarındaki siyah füzen lekesini yavaşça sildi.

"Çünkü sen..." dedi Taehyung, sesi bu defa bir fısıltı kadar yumuşaktı ama ruhun en derin yerine işliyordu. "...bu cehennemde karşılaştığım tek beyaz sayfamsın. Ve ben, o sayfanın lekelenmesine izin vermeyeceğim."

Jungkook’un nefesi boğazında düğümlendi. Taehyung’un dokunuşu buz gibiydi ama değdiği yer alev alev yanıyordu. Karşısındaki adam bir katildi, bir canavardı, karanlığın ta kendisiydi... Ama Jungkook, o karanlığın içinde kaybolmaktan ilk defa korkmadığını fark etti.

Dışarıda gece yeniden Seul’ün üzerine çökerken, kan ve boya kokulu bu atölyede iki farklı dünya birbirine geri dönülemez bir şekilde mühürlenmişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.