İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 2

Gölgenin İzi ve İlk Kıvılcım

Güneş ışınları atölyenin tozlu pencerelerinden süzülüp yerdeki kurumuş kan lekelerini aydınlatırken, içeride patlamaya hazır bir sessizlik hakimdir.

Jungkook, fırçasını tuvalin üzerinde sürüklemeye devam ediyordu fakat zihni tamamen kilitlenmiş durumdaydı. Gözleri sürekli şövalenin arkasında, koltukta hareketsiz yatan adama kayıyordu. Kan kokusu hâlâ havada asılıydı; boya ve tinerin o keskin kokusuna karışıp atölyeyi boğucu bir atmosfere sürüklüyordu.

Aniden, koltuktan derin, hırıltılı bir nefes sesi yükseldi.

Taehyung’un göz kapakları kıpırdadı. Bilinci geri gelir gelmez, bir kaza veya fırtınayla uyanan normal bir insan gibi değil; bir yırtıcı gibi tepki verdi. Gözlerini açtığı an, tek bir hamlede yerinden sıçramaya çalıştı. Ancak karnındaki bıçak yarasının yarattığı bıçak gibi acı, nefesini kesti.

"Ağhh!..."

Taehyung dişlerini sıkarak tekrar koltuğa çöktü. Sol elini refleksle yara yerine götürdü. Parmaklarına temas eden şey kanlı kıyafetleri değil, özenle ve sıkıca sarılmış beyaz sargı bezleriydi. Gözleri hızla odayı taradı: ahşap kokulu, boya tüpleriyle dolu, yarı karanlık bir atölye... Ve birkaç adım ötede, elinde boyalı bir fırçayla dona kalmış, gözleri fal taşı gibi açılmış o genç adam.

Taehyung’un bakışları keskinleşti. Yüzündeki acı ifadesi saniyeler içinde yerini buz gibi bir soğukkanlılığa bıraktı. Sesi, sanki boğazından cam kırıkları geçiyormuşçasına pürüzlü ve derindi:

"Beni neden polise vermedin?"

Jungkook fırçayı tutan elinin titremesini durduramadı. Fırça elinden kayıp yere düştü ve ahşap zeminde ses çıkardı. "B-ben... Ölüyordun," dedi sesi fısıltıdan hallice çıkarken. "Ayrıca polisi arasaydım, arkadaşlarını sokağa salardın. Sadece... kanını durdurmak istedim."

Taehyung yavaşça doğruldu. Çıplak göğsündeki dövmeler, sabah ışığında siyah birer damga gibi parıldıyordu. Yarasına rağmen duruşundaki o ezici otoriteden hiçbir şey kaybetmemişti. Gözlerini Jungkook’un yüzüne dikti; genç adamın titreyen ellerini, panik içindeki gözlerini ama yine de kaçmak yerine orada duruşunu inceledi.

"Adın ne?"

Jungkook yutkundu. "Jungkook. Jeon Jungkook."

"Jungkook..." Taehyung bu ismi sanki tadına bakıyormuş gibi yavaşça telaffuz etti. "Beni kurtararak nasıl bir belanın ortasına atladığını biliyor musun, Jungkook? Geum-sa seni ve bu atölyeyi öğrenirse, buradan sadece benim cesedim çıkmaz. Senin de tozunu bile bırakmazlar."

Tam o sırada, Jungkook’un masasının üzerindeki telefon gürültüyle çalmaya başladı. Ekran parıldıyordu: Kim Namjoon (Polis Departmanı).

Jungkook bir telefona, bir de Taehyung’a baktı. Taehyung’un gözleri anında masadaki telefona kilitlenmişti. Sağ eli fark ettirmeden koltuğun kenarındaki bıçağın düştüğü yere doğru kaydı. Yüzündeki tehlikeli ifade geri dönmüştü.

"Aç," dedi Taehyung alçak bir sesle. "Ve sesinde tek bir şüphe bile olursa, o sargıları söküp seni bu odada boğarım."

Jungkook titreyen adımlarla masaya yaklaştı. Telefonu açıp kulağına götürdü.

"J-Jungkook? Dostum, iyi misin?" Namjoon’un sesi endişeliydi. "Dün gece sizin Iwon-dong tarafında büyük bir çatışma olmuş. Yeraltı dünyasından birilerinin birbirine girdiği söyleniyor. Gece sokağa çıkmadın, değil mi? Sesin bir garip geliyor."

Jungkook, gözlerini dikmiş kendisini izleyen Taehyung ile göz göze geldi. Adamın bakışlarındaki tehdit değil, garip bir şekilde derin bir merak vardı. Jungkook derin bir nefes alarak sesini toparlamaya çalıştı.

"İyiyim Namjoon hyung... Dün gece kulaklıkla resim yapıyordum, hiçbir şey duymadım. Yağmur da çok yağdı zaten. Merak etme, atölyedeyim, güvendeyim."

"Güzel... Dikkatli ol. Bu aralar ortalık çok karışık. Yakında uğrayıp seni kontrol edeceğim," dedi Namjoon ve telefonu kapattı.

Jungkook telefonu masaya koyduğunda, alnında biriken soğuk teri sildi. Taehyung’a döndü. "Gördün mü? Bir şey söylemedim. Şimdi... yaran biraz daha iyi olduğuna göre gidebilir misin? Lütfen."

Taehyung yavaşça ayağa kalktı. Boyunun uzunluğu ve omuzlarının genişliği, küçük atölyede devasa bir gölge oluşturuyordu. Yarasının acısıyla hafifçe sendeledi ama düşmedi. Jungkook’a doğru birkaç adım attı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, Jungkook geri çekilmek istedi ama arkasındaki şövale hareket alanını kısıtlıyordu.

Taehyung, Jungkook’un tam önünde durdu. Eğildi, yüzünü genç ressamın yüzüne yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe birkaç santimdi. Jungkook, adamın nefesindeki tütün ve kan kokusunu, gözlerindeki o kapkara fırtınayı hissedebiliyordu.

"Gidemem," dedi Taehyung düz bir sesle.

"Ne? Neden?"

"Çünkü dışarıda beni arayan en az yirmi eğitimli tetikçi var. Ve bu halde sokakta bir dakikadan fazla hayatta kalamam." Taehyung parmağının ucuyla Jungkook’un tuvalindeki kurumamış kırmızı boyaya dokundu, sonra o boyayı Jungkook’un çenesine hafifçe sürdü. "Ayrıca... beni sen kurtardın ressam. Artık benim hayatım senin sorumluluğunda. İyileşene kadar buradayım."

Jungkook’un gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Saçmalama! Burası benim evim ve atölyem! Seni burada saklayamam!"

"Saklayacaksın," dedi Taehyung, dudaklarında tehlikeli ama hafif bir tebessüm belirirken. "Çünkü eğer ölürsem, beni vuran adamlar buraya gelip burayı yakan ilk kişiler olacak. Hayatta kalmak istiyorsan... beni hayatta tutmak zorundasın."

Dışarıda siren sesleri uzaktan cılızca yankılanırken, atölyenin içindeki hava tamamen değişti. Seul’ün en tehlikeli adamı, masum bir ressamın hayatının tam ortasına kök salmıştı. Ve ikisi de bu zorunlu ortaklığın, yaklaşan daha büyük bir felaketin sadece başlangıcı olduğunu henüz bilmiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.