Seul’ün üzerini örten karanlık, bu gece her zamankinden daha ağırdı. Gökyüzü, şehrin devasa gökdelenlerinin üzerine kurşuni bir perde gibi çökmüş; fırtınayla karışık yağmur, asfaltı ve eski sokakların yıpranmış kaldırım taşlarını adeta dövercesine yağmaya başlamıştı. Şehrin neon ışıkları, ıslak sokaklarda kırmızı ve mavi kırılmalar yaratarak süzülüyor, ancak arka sokakların kuytularına ulaşamadan kayboluyordu.
Iwon-dong’un unutulmuş, sessiz ara sokaklarından birinde, yarı bodrum katındaki eski bir atölyenin pencerelerinden sızan loş, sıcak bir sarı ışık vardı.
Jungkook, kulağında çalmakta olan hafif klasik müziğin ritmine ritim katarak fırçasını tuvalin üzerinde gezdirmekteydi. Üzerindeki gri, boya lekeleriyle dolmuş bol tişörtü, dizleri aşınmış kot pantolonu ve darmadağınık siyah saçlarıyla tamamen kendi dünyasına gömülmüştü. Parmaklarının arasındaki inceltici ve tiner kokusu, atölyenin ahşap ve eski kağıt kokan havasına karışıyordu.
O, dünyadaki tüm gürültüyü dışarıda bırakmayı başaran ender insanlardandı. Fırçası her tuvale dokunduğunda, içindeki o karmaşık, sözcüklere dökülemeyen duygular renklere dönüşüyordu. Tuvalde beliren şey, henüz tam olarak ne olduğu anlaşılmayan ama derin bir yalnızlığı çağıran karanlık bir fırtına resmiydi. Gece yarısını çoktan geçmişti ama Jungkook zamanın nasıl aktığını hissetmiyordu bile. Onun için sadece tuval, boyalar ve fırçanın çıkarttığı o hafif hışırtı sesi vardı.
Derken, müziğin sesini ve dışarıdaki yağmurun uğultusunu yırtan sert bir ses duyuldu.
Çat!
Jungkook’un eli havada asılı kaldı. Fırçadan damlayan bir damla koyu mavi boya, tuvalin alt kısmına düşerek yayıldı. Jungkook nefesini tuttu. Şimşek çaktı, ışık bir anlığına atölyenin pencerelerinden içeri süzüldü. Sesin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Şimşek sesi miydi? Hayır. Bir araba egzozu? O da değildi.
Bu bir silah sesiydi.
Jungkook hızla kulaklığını kulaklarından çıkarıp masaya bıraktı. Yüreği aniden göğüs kafesine çarpmaya başlamıştı. Kendi kendine, "Saçmalama Jungkook, burası sakin bir sokak. Sadece rüzgardan bir şey devrilmiştir" diye fısıldadı. Ancak derin bir nefes alıp fırçasına geri dönmek üzereyken, dışarıdaki sokakta acı bir fren sesi yankılandı.
Hemen ardından gelen sert adım sesleri... Koşan birilerinin postalları, ıslak asfalta vurarak atölyenin bulunduğu dar sokağa doğru yaklaşıyordu.
Jungkook ayağa kalktı. Yavaş, temkinli adımlarla pencereye doğru ilerledi. Perdenin kenarını milim milim aralayarak dışarı baktı. Yağmur göz gözü görmeyecek kadar şiddetliydi. Ama sokak lambasının cılız ışığında iki siluet gördü. Siyah takım elbiseli, yüzleri kar maskeli iki adam, ellerinde kapkara parıldayan tabancalarla sokağı tarıyordu.
"Nereye kaçtı bu pislik?!" diye bağırdı adamlardan biri. Sesindeki öfke ve panik net bir şekilde duyuluyordu.
"Yaralandı, fazla uzaklaşmış olamaz! Sokakları kapatın, Patron onun leşini istiyor!"
Jungkook dehşet içinde geriledi. Perdeyi kapatıp sırtını soğuk duvara yasladı. Kalbi adeta bir davul gibi güm güm vuruyordu. Elleri titremeye başlamıştı. Hemen masadaki telefonuna ulaşıp polise, çocukluk arkadaşı Namjoon’a haber vermeliydi. Tam masaya doğru bir adım atmıştı ki...
Gıcırtı...
Atölyenin dışarıya açılan ahşap, ağır kapısı yavaşça aralandı.
Jungkook olduğu yerde donakaldı. Ne nefes alabiliyor ne de hareket edebiliyordu. Atölyenin içine sızan soğuk rüzgarla birlikte içeriye keskin, ağır bir koku yayıldı. Yağmurun toprağa karışan kokusu değildi bu; metalik, sıcak ve mide bulandırıcı bir koku... Kan kokusu.
Kapının eşiğinde, gölgelerin arasında devasa bir siluet belirdi.
Siyah, uzun kabanı baştan aşağı ıslanmış, omuzları geniş, boyu uzun bir adamdı bu. Başını hafifçe öne eğmişti. Sol elini karnına basıyordu ve parmaklarının arasından süzülen koyu kırmızı kan, atölyenin ahşap zeminine damla damla dökülüyordu.
Adam yavaşça başını kaldırdı.
Şimşek bir kez daha çaktı. O salaniyelik ışık patlamasında, Jungkook adamın yüzünü net bir şekilde gördü. Keskin bir çene hattı, biçimli ama kanla lekelenmiş dudaklar ve darmadağın olmuş nemli, koyu renk saçlar... Ama Jungkook’u asıl vuran şey, adamın gözleriydi.
O gözlerde kapkara bir uçurum vardı. Tehlike, ölüm, soğukkanlılık ve derin bir yorgunluk... Bir kaplanın kapana kısılmış ama yine de saldırmaya hazır olan o son bakışı gibiydi.
Kim Taehyung. Seul yeraltı dünyasının adını fısıldamaya bile korktuğu, "Geum-sa" örgütünün acımasız, genç lideri.
Taehyung, karşısında eli ayağı birbirine dolanmış, gözleri korkuyla açılmış genç ressamı gördü. Yaşamak için içeri sığınmıştı ama karşısındaki bu masum çocuk onun için bir tehdit miydi yoksa sadece bir görgü tanığı mı, bilmiyordu. Tek bildiği, dışarıdaki adamlara yem olmaya niyeti olmadığıydı.
Taehyung, son bir güçle öne doğru devasa bir adım attı. Sağ elini kabanının içinden çıkardı. Elindeki siyah bıçağın soğuk çeliği loş ışıkta parıldadı.
Jungkook çığlık atmak için ağzını açtı ama hiçbir ses çıkaramadı. Taehyung bir anda aralarındaki mesafeyi kapattı. Sol elini –kanlı ve buz gibi olan elini– Jungkook’un narin boğazına doladı. Sırtını sertçe yakındaki ahşap sütuna yasladı. Bıçağın sivri ucunu Jungkook’un çenesinin altına bastırdı.
"Çıkaracağın tek bir ses..." dedi Taehyung. Sesi inanılmaz derecede boğuk, derin ve ölüm kadar soğuktu. "Hayatında çıkaracağın son ses olur. Anladın mı beni?"
Jungkook’un gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Boğazındaki sıcak kanı ve çenesine değen bıçağın soğukluğunu hissedebiliyordu. Karşısındaki adam o kadar güçlü, o kadar dominant bir aura yayıyordu ki, Jungkook hipnotize olmuş gibi sadece onun karanlık gözlerine kilitlendi. Korkudan titriyor, ama aynı zamanda bu tehlikeli adamın yüzündeki o kusursuz, heykelsi güzellikten gözlerini alamıyordu.
"S-sessiz olacağım..." diye fısıldadı Jungkook. Sesi titriyordu. "Lütfen... beni vurma."
Taehyung, Jungkook’un gözlerindeki saf korkuyu ve o korkunun altındaki masumiyeti gördü. Bu gözlerde ne bir yalan, ne bir hile vardı. Sadece yaşamak isteyen genç bir ruh vardı. Taehyung’un dudakları hafifçe kıvrılır gibi oldu ama hemen ardından gözleri karardı. Göğsündeki ve karnındaki yaradan akan kan, gücünü son damlasına kadar emmişti.
Bıçağı tutan eli gevşedi. Bıçak büyük bir gürültüyle ahşap zemine düştü.
Taehyung’un gövdesi ağırlaştı. Boğazındaki eli yavaşça aşağı kaydı ve Taehyung, bilincini kaybederek tüm ağırlığıyla Jungkook’un üzerine doğru devrildi.
"Hey! Hey, uyan!"
Jungkook, adamın devasa bedenini son anda kucaklayarak yere kapılanmaktan kurtardı. Birlikte yere çöktüler. Adamın başı Jungkook’un dizlerine düştü. Jungkook’un elleri, tiner ve boya kokan parmakları, birdenbire sıcacık, yapış yapış bir kanla kaplandı.
Atölyenin içi derin bir sessizliğe büründü. Dışarıda yağmur dinmek bilmiyordu. Sokaktan geçen adamların ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.
Jungkook panik içinde ne yapacağını bilemez halde durdu. Kalbi sanki kaburgalarını kıracakmış gibi atıyordu. Telefon masadaydı. Polisi arayabilirdi. Çocukluk arkadaşı Namjoon’u çağırsa, Namjoon birkaç dakika içinde ekibiyle buraya gelir, bu tehlikeli adamı tutuklar ve Jungkook’u bu kabustan kurtarırdı.
Jungkook titreyen elle masaya doğru uzandı. Telefonu eline aldı. Ekranı açtı, acil servis numarasını tuşladı. Parmağı "Arama" butonunun üzerinde asılı kaldı.
Sonra başını aşağıya, kucağında baygın yatan adama doğru çevirdi.
Sokak lambasından sızan ışık, adamın yüzüne vuruyordu. Yüzündeki acı ifadesi, çatılmış kaşları... Bu adam acımasız bir katil, bir suçlu olabilirdi. Ama şu an, Jungkook’un kucağında kan kaybederken sadece ölümün kıyısında duran bir insandı. Eğer polise haber verirse veya onu sokağa atarsa, bu adam ölecekti.
Jungkook’un içindeki o engel olamadı his, merhamet ve sanatçı ruhunun getirdiği o garip derinlik devreye girdi. Jungkook telefonu yavaşça yere bıraktı.
"Ben ne yapıyorum böyle..." diye fısıldadı kendi kendine. "Tanrım, ben ne yapıyorum?"
Derin bir nefes aldı. Titremesini bastırmaya çalışarak ayağa kalktı. Önce atölyenin kapısını kilitledi, ağır ahşap sürgüyü çekti. Perdeyi tamamen kapattı. Ardından ilk yardım çantasını ve temiz bezleri bulmak için banyoya koştu.
Taehyung’un kabanını çıkarmak tam bir işkenceydi. Adam son derece kaslı ve ağırdı. Jungkook kanlı kabanı ve siyah gömleği güçlükle kesti. Adamın vücudu dövmelerle kaplıydı; siyah bir yılan motifı, boynundan göğsüne doğru uzanıyordu. Ve hemen sol kaburgasının altında, derin bir kurşun sıyrığı ve karnında derin bir bıçak yarası vardı.
Jungkook, lise yıllarında Seokjin’den öğrendiği temel ilk yardım bilgilerini hatırlamaya çalıştı. Sıcak su getirdi, bezleri ıslattı ve yaranı temizlemeye başladı.
Taehyung, yaranın temizlenmesiyle oluşan acıyla hafifçe inledi, dişlerini sıktı ama uyanmadı. Jungkook parmaklarının adamın sıcak, kaslı cildine her dokunuşunda garip bir elektriğin vücuduna yayıldığını hissetti. Adamın yüzü o kadar yakınındaydı ki, nefesi Jungkook’un boynuna vuruyordu.
Saatlerce uğraştı. Yarayı dikiş setiyle kapatmaya cesaret edemedi ama sıkıca sardı, kanamayı durdurmayı başardı. Sabahın ilk ışıkları atölyenin pencerelerinden içeri süzülmeye başladığında, Jungkook bitkin bir halde atölyenin köşesindeki koltuğa çöktü.
Elleri kurumuş kan lekeleriyle doluydu.
Hemen yanı başındaki koltukta yatan bu gizemli, karanlık adama baktı. Dışarıdaki fırtına dinmiş, yerini cılız bir sabah güneşine bırakmıştı. Ama Jungkook, hayatındaki esas fırtınanın henüz yeni başladığından bi haberdi.
Ayağa kalktı, şövalesinin başına geçti. Tuvaldeki yarım kalan fırtına resmine baktı. Eline siyah ve kırmızı boyayı aldı. Fırçayı tuvale sürerken, koltukta nefes alıp veren o adama baktı ve fısıldadı:
"Kimsine bilmiyorum... ama hayatımı değiştirdin."