Isla de la Sombra’nın külleri Akdeniz’in dondurucu sularına gömülürken, Geum-sa’nın özel uçağı Seul yerine doğrudan Busan’daki o saklı sahil evine rota kırdı. Taehyung, Jungkook’un zayıf ve yaralı bedenini Seul’ün çatışmalı ortamından uzaklaştırmak, onu sığındıkları o tek güvenli limanda iyileştirmek istiyordu.
Sahil evinin devasa cam kapılarının ardında denizin ritmik uğultusu yankılanıyordu. Odadaki şöminenin alevleri, loş salonu sıcak bir turuncuya boyuyordu.
Taehyung, kucağında taşıdığı Jungkook’u yumuşak yatağa yavaşça bıraktı. Üzerindeki barut ve kan kokan yeleği sıyırıp kenara attı. Dizlerinin üzerine çöküp Jungkook’un sol elini tuttu; parmağındaki siyah pırlantalı mühür yüzüğün üzerindeki tozları tüy hafifliğindeki dokunuşlarla temizledi.
Jungkook, gözlerini hafifçe aralayarak Taehyung’un yüzündeki derin çizgilere baktı. Kırk beş haftalık o zifiri ayrılığın ardından Taehyung’un sıcaklığını hissetmek, zihnindeki tüm kabusları tek bir hamlede silip atıyordu.
"Hâlâ buradasın..." diye fısıldadı Jungkook, sesi kısık ve pürüzlüydü.
"Buradayım ressam," dedi Taehyung. Sesi bir yemin kadar derin ve sarsılmazdı. "Artık seni benden alabilecek hiçbir güç, hiçbir şehir ve hiçbir kale yok."
Taehyung, banyodan getirdiği ılık su ve pamukla Jungkook’un bedenindeki işkence izlerini, kurumuş kan lekelerini tek tek silmeye başladı. Her pansuman hamlesinde, Jungkook’un tenine öpücükler konduruyor, çektirdiği acıların ve geçen ayrı zamanın vebalini öder gibi ressamının önünde eğiliyordu.
Pansuman bittiğinde Jungkook yavaşça doğruldu. İki elini Taehyung’un ensesine uzatarak onu kendine doğru çekti.
"Bana pansuman yapmayı bırak Taehyung..." dedi Jungkook. Gözlerindeki o mahzun ifade silinmiş, yerine tutkunun ve sonsuz adanmışlığın ateşi yerleşmişti. "Bana sarıl. Aylardır o karanlık hücrede beni ayakta tutan tek şey senin dokunuşundu."
Taehyung daha fazla tutamadı içindeki o devasa yangını. Dudakları Jungkook’un dudaklarıyla buluştu.
Bu öpücük; özlemin, acının, intikamın ve iki ruhun birbirine kavuşmasının yakıcı bir patlamasıydı. Taehyung’un güçlü kolları Jungkook’u belinden kavrayıp göğsüne bastırırken, Jungkook parmaklarını Taehyung’un siyah saçlarının arasına geçirdi. Şöminenin alevleri önünde, denizin uğultusu eşliğinde iki beden ayların getirdiği o ağır hasreti birbirlerinin içinde eritti.
O gece ne Yedi Konsey vardı ne de Seul’ün kanlı tahtı; sadece birbirine adanmış iki ruh vardı.
İki hafta sonra...
Busan’ın şifalı havası ve Taehyung’un eksilmeyen ilgisi sayesinde Jungkook hızla toparlandı. Yüzüne rengi gelmiş, bedenindeki güç geri kazanılmıştı. En önemlisi, ellerindeki o titreme tamamen durmuştu.
Sahil evinin serasında Jungkook, tuvalin karşısına geçmişti. Parmağında ışıldayan mühür yüzüğüyle fırçayı tutuyor, Seul’ün ışıklarını ve Taehyung’un kavisli silüetini canlı renklerle tuvale aktarıyordu.
Taehyung arkasından yaklaşıp kollarını Jungkook’un beline doladı. Çenesini genç ressamın omzuna yasladı.
"Fırçan yine özgür ressam," dedi Taehyung.
Jungkook gülümsedi. Fırçayı bırakıp elini Taehyung’un elinin üzerine koydu. "Benim fırçam senin varlığınla hareket ediyor Taehyung. Peki Seul’deki durum ne?"
Taehyung’un gözleri bir an için sertleşti. "Namjoon ve Jimin hazırlıkları tamamladı. Yedi Konsey’in Vance’ten sonra kalan altı lideri, adanın batışından sonra panik içinde. Onlara kaçacak yer bırakmadık."
Taehyung cebinden altın işlemeli, siyah bir davetiye çıkardı.
"Seul’deki ana malikanemizde 'Son Ziyafet'i düzenliyoruz," dedi Taehyung. "Yedi Konsey’in tüm liderlerini Seul’e, ayağımıza çağırdım. Gelmezlerse çipteki tüm verileri uluslararası mahkemelere ve rakip kartellere servis edeceğimi biliyorlar."
Jungkook dönüp Taehyung’un gözlerinin içine baktı. "Bu son raunt, değil mi?"
"Bu son raunt ressam," dedi Taehyung. "O masadan kalktığımızda, Asya’dan Avrupa’ya kadar bu krallığa tek bir gölge bile düşemeyecek."