İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 32 · 5 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 32

Akdeniz’de Kanlı Şafak ve Duvarların Yıkılışı

İki gün sonra... Gece yarısı saat 02:45.

Isla de la Sombra’yı çevreleyen dik uçurumlar, Akdeniz’in köpüklü dalgalarıyla dövülüyordu. Ada, devasa telsiz kuleleri, radarları ve yüzlerce ağır silahlı lejyonerle korunan aşılmaz bir kaleydi.

Ancak gecenin karanlığında, radar kapsama alanının altından süzülen sekiz siyah zırhlı hücum botu adanın güney kayalıklarına yanaştı.

En öndeki botun burnunda duran Kim Taehyung, elindeki Geum-sa mühürlü keskin nişancı tüfeğini ayarladı. Üzerindeki su geçirmez zırhlı hücum yeleği, belindeki iki kavisli dövüş bıçağı ve göğsüne çapraz asılmış otomatik tüfekleriyle tam bir ölüm meleğini andırıyordu. Boynundaki zincirde duran yüzük, göğsüne çarptıkça alev alıyordu.

"Namjoon, hava desteği ne durumda?" dedi Taehyung Telsize.

Namjoon’un sesi kulağındaki kulaklıkta çınladı: "Helikopterler adanın kuzey kulesini sabote etmek üzere. Sinyal kesiciler devreye girdiği an otuz saniyeniz var Kim."

"Otuz saniye yeterli," dedi Taehyung. "Jimin, sahili temizle."

Jimin, bota monte edilmiş susturuculu ağır taramalı tüfeğin arkasına geçti. Adanın gözetleme kulelerindeki sekiz nöbetçiyi saniyeler içinde, ses çıkarmadan indirdi.

Taehyung ve arkasındaki elli kişilik elit Geum-sa timi, dikey tırmanma halatlarını kayalıklara fırlattı. Taehyung, sekiz metrelik dik uçurumu bir terekeme gibi tırmanarak adanın ana avlusuna ilk adımı attı.

BÜÜÜÜM!

Tam o sırada adanın ana mühimmat deposu Namjoon’un sızdırdığı patlayıcılarla havalara uçtu! Gece, gündüz gibi aydınlandı. Alev topları gökyüzüne yükselirken adadaki alarm sirenleri çıldırmışçasına çalmaya başladı.

"Baskınvar! Güney kanadı çöktü!" diye bağıran lejyonerler koridorlara doluştu.

Taehyung, dumanların ve alevlerin arasından sıyrıldı. İki elindeki tüfekleri ateşleyerek koridoru bir mezarlığa çevirdi. Kurşunlar taş duvarlardan sekerek ilerlerken, Taehyung önüne çıkan her lejyonerin boğazını bıçağıyla kesiyor, durmaksızın alt katlara doğru ilerliyordu.

O bir insan değildi artık. O, ressamını geri almaya gelen karanlık bir felaketti.

Yerin otuz metre altındaki hücrede...

Patlamaların şiddetiyle yer altındaki kompleks sarsıldı. Tavandan toz ve taş parçaları Jungkook’un üzerine döküldü.

Kapıdaki korumalar panik içinde silahlarını doğrulttu. "Neler oluyor yukarıda?!"

Tam o sırada, hücre koridorunun ağır çelik kapısı büyük bir gürültüyle içe doğru çöktü!

Gürültünün ardından koridora giren şey bir mermi yağmuru değil; sadece ölümün kokusuydu. Dumanların arasından, uzun siyah kabanı kanla kaplanmış, yüzünde vurulan düşmanların kan izleri olan Taehyung belirdi.

İki koruma silahlarını kaldırmaya bile fırsat bulamadan, Taehyung’un attığı iki kavisli bıçak adamlardan birinin boğazına, diğerinin tam kalbine saplandı. Korumalar yere yığıldı.

Taehyung, ağır adımlarla hücrenin kapısına yürüdü. İçerideki loş ışıkta, demir sandalyeye bağlı, zayıflamış, kanlar içindeki Jungkook’u gördü.

Taehyung’un elindeki silah hafifçe titredi. Gözlerindeki o canavarca nefret, bir anda katıksız bir acı ve aşka dönüştü.

"Jungkook..." dedi Taehyung. Sesi bir yalvarış gibi titredi.

Jungkook başını yavaşça kaldırdı. Kanlı göz kapaklarının arasından karşısındaki adama baktı. Rüyada olup olmadığını anlamak istercesine gülümsedi.

"Taehyung..." diye fısıldadı Jungkook. "Geldin..."

Taehyung bir kaplan gibi öne atıldı. Sandalyenin önünde dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen elleriyle Jungkook’un ellerindeki ağır zincirleri kilit kırma aletiyle saniyeler içinde parçaladı.

Jungkook serbest kaldığı an, Taehyung onu devasa göğsüne çekti. Kollarını ressamın zayıflamış bedenine öyle bir sardı ki, sanki onu kaburgalarının içine alıp dünyadan saklamak istiyordu.

Taehyung yüzünü Jungkook’un kanlı ve tozlu saçlarına gömdü. Göğsünden kopan hıçkırığı tutamadı.

"Özür dilerim..." dedi Taehyung, sesi yırtılarak. "Özür dilerim ressam... Seni bu cehennemde yalnız bıraktığım her bir gün için özür dilerim..."

Jungkook zayıf kollarını Taehyung’un geniş sırtına doladı. Başını adamın boynuna dayadı. Taehyung’un tenindeki o tanıdık barut ve kehribar kokusunu içine çekti.

"Geldin ya..." dedi Jungkook, gözyaşları Taehyung’un kanlı yeleğine damlarken. "Beni buldun ya... Gerisi önemli değil."

Taehyung yavaşça geri çekildi. Boynundaki zinciri çıkardı. Ucundaki siyah pırlantalı mühür yüzüğü alıp Jungkook’un sol elinin yüzük parmağına tekrar taktı. Dudaklarını ressamın parmak boğumlarına bastırdı.

"Bu yüzük bir daha asla bu parmaktan çıkmayacak," dedi Taehyung. "Şimdi bu lanetli adayı yakma vakti."

Taehyung, Jungkook’u tek bir hamlede kucağına aldı. Genç ressamı göğsüne bastırarak hücreden dışarı doğru yürümeye başladı.

Ancak adanın üst katına giden ana merdivenlerin başında onları büyük bir engel bekliyordu.

Lord Vance ve yanında kalan son kırk kişilik ağır zırhlı elit guard timi, çıkış koridorunu kapatmıştı. Vance’in elinde otomatik bir tüfek vardı.

"Buradan sağ çıkabileceğinizi mi sanıyorsunuz Kim Taehyung?!" diye kükredi Vance. "Ada tamamen kuşatıldı! Yedi Konsey’in donanması yolda!"

Taehyung, kucağındaki Jungkook’u arkasındaki korunaklı taş sütunun arkasına yavaşça bıraktı. Kendi siyah kabanını çıkarıp Jungkook’un omuzlarına örttü.

"Burada bekle ressam," dedi Taehyung, alçak bir sesle. "Gözlerini kapat ve beşi kadar say."

Taehyung ayağa kalktı. Yerdeki iki ağır makineli tüfeği kavradı. Yüzüne çöken o karanlık gülümsemeyle koridora doğru adım attı.

"1..." dedi Jungkook, sütunun arkasında gözlerini kapatarak.

PAT! PAT! PAT! BÜÜÜÜM!

Koridor bir patlama ve mermi cehennemine döndü. Taehyung, üzerine yağan mermilere aldırmadan doğrudan Vance’in adamlarının üzerine yürüdü. Her adımında üç adam deviriyor, çelik yelekleri delip geçen zırh delici mermileriyle koridoru bir mezahaneye çeviriyordu.

"2..."

Taehyung, şarjörü biten tüfeği bir lejyonerin kafasına fırlattı. Yerdeki kılıcı kapıp iki guardın boğazını tek bir hamlede kesti. Vance panik içinde geri çekilmeye çalıştı ama Taehyung arkadan yetişip Vance’in bacağını kılıçla biçti!

"3..."

Vance acı içinde yere yığıldı. "Y-yapma... Bana ne istersen veririm! Çip senin olsun!"

Taehyung, Vance’in saçlarından tutup adamı duvara yapıştırdı. Silahının namlusunu Vance’in ağzının içine soktu.

"Ressamımın parmaklarına dokundun..." dedi Taehyung. Sesi bir iblisin son sözleri gibiydi.

PAT!

"4..."

Taehyung dönüp kalan son üç lejyoneri de kafalarından vurarak yere serdi. Koridorda sessizlik sağlandı. Sadece dumanların ve kanın şıpırtısı kaldı.

"5..."

Jungkook gözlerini açtı.

Taehyung, kan gölünün ortasından yürüyerek ona doğru geliyordu. Üzerindeki gömlek tamamen kanla kaplıydı ama gözlerinde sadece Jungkook’a ait olan o derin huzur vardı.

Taehyung, Jungkook’un önüne gelip tekrar kucağına aldı.

"Saymayı bitirdin mi ressam?" dedi Taehyung, fısıltıyla.

Jungkook başını Taehyung’un göğsüne koydu. "Bitirdim... Eve gidelim Taehyung."

"Eve gidiyoruz."

Taehyung, Jungkook’u kucağında taşıyarak adanın çatısına çıktı. Yıkılan kulelerin ve yanan helikopterlerin ortasında, Park Jimin ve Namjoon’un kullandığı devasa Geum-sa tahliye helikopteri çatıya iniş yaptı.

Helikopter Akdeniz’in karanlık sularının üzerinden Seul’e doğru havalanırken, altlarındaki Gölge Adası patlayan dinamitlerle suların altına gömülüyordu.

İki ruh, fırtınanın ve kanın içinden geçerek tekrar birbirine kavuşmuştu. Ama Yedi Konsey’in yıkılışı ve Seul’de kuracakları mutlak krallık için nihai hesaplaşma henüz yeni başlıyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.