Zaman, kanlı bir nehir gibi aktı.
Incheon İskelesi’nde Jungkook’un kendini feda ettiği o meşum gecenin üzerinden tam kırk beş hafta, üç yüz on beş gün geçmişti. Seul yeraltı dünyası için bu üç yüz on beş gün, bir imparatorluğun yükselişi değil; devasa bir canavarın serbest kalış dönemiydi.
Seul sokakları artık eski Geum-sa düzenini tanımıyordu. Kim Taehyung, Jungkook’un gidişinden sonra içindeki son insani kırıntıyı da o yangının ortasında yakıp yıkmıştı. Artık pazarlık yapmıyor, merhamet göstermiyor, düşmanlarını sadece yok etmiyordu; adlarını, soylarını ve kurdukları tüm sistemleri Seul’ün haritasından siliyordu.
Taehyung, malikanenin yeniden inşa edilen karanlık çalışma odasında, gecenin dördünde tek başına oturuyordu. Masanın üzerinde hafifçe tutuşan şöminenin alevleri, duvardaki haritayı loş bir kızıllıkla aydınlatıyordu. Taehyung’un boynunda, gümüş bir zincirin ucunda asılı duran tek bir şey vardı: Jungkook’un giderken bıraktığı o siyah pırlantalı mühür yüzük.
Taehyung parmaklarını soğuk pırlantanın üzerinde gezdirdi. Gözleri yorgun, derin halkalarla kaplı ama irislerindeki o yakıcı ölüm arzusu her zamankinden daha keskindi.
Kapı yavaşça açıldı. Bastonuna dayanarak içeri giren kişi Park Jimin’di.
Jimin, sekiz ay süren ağır yoğun bakım ve fizik tedavi sürecinin ardından mucizevi bir şekilde hayata dönmüştü. Ancak göğsündeki üç derin kurşun yarası ve akciğerindeki hasar nedeniyle artık adımlarını yavaş atıyor, sağ bacağına hafifçe basarak yürüyordu. Yine de gözlerindeki o sadık ışık hiç sönmemişti.
"Efendim," dedi Jimin, sesi eski güçlülüğünden uzak ama kararlı bir tonla. "Namjoon’un Avrupa’ya gönderdiği istihbarat ağı nihayet ilk somut veriyi yakaladı."
Taehyung başını hızla kaldırdı. Sadece "Jungkook" kelimesinin ihtimali bile adamın durmuş gibi görünen kalbini bir balyoz darbesiyle çarptırmaya yetiyordu.
"Konuş Jimin," dedi Taehyung. Sesi, aylardır konuşmamış gibi pürüzlü ve derindi.
Jimin masaya yaklaşarak şifreli bir tablet bıraktı. Ekranda, Akdeniz’in güneyinde, İtalya ve Kuzey Afrika karasularının birleştiği uluslararası sularda yer alan haritasız, kayalık bir adanın uydudan çekilmiş görüntüleri belirdi: Isla de la Sombra (Gölge Adası).
"Yedi Konsey’in dünyadan tamamen gizlediği, hiçbir ülkenin yargı yetkisinde olmayan özel rehabilitasyon ve sorgu kalesi," dedi Jimin. "Lord Vance, Jungkook’u buraya kapattı. Çipteki şifrelerin bir kısmını deşifre etmek için onu canlı tutuyorlar ama..."
"Ama ne?!" Taehyung ayağa kalktı. Devasa gölgesi odanın duvarına bir kule gibi vurdu.
"Jungkook altı aydır çipin son anahtar şifresini vermeyi reddediyor," dedi Jimin. "Vance onu fiziksel ve zihinsel olarak kırmaya çalışıyor. Ağır tecrit altında."
Taehyung’un elindeki viski bardağı avucunun içinde büyük bir gürültüyle patladı. Cam kırıkları et parçalarına saplandı, kan ve altın rengi sıvı masaya süzüldü. Taehyung acıyı hissetmedi bile. Boynundaki zinciri çekip yüzüğü avucuna aldı.
"Namjoon’a haber ver," dedi Taehyung. Dudaklarından süzülen her kelime, Akdeniz’i kana bulayacak bir yemindi. "Geum-sa’nın tüm deniz ve hava filosunu hazırlasın. Kore’deki tüm operasyonları durdurun. Bu gece... Yedi Konsey’in o lanetli adasını cehenneme çevirmeye gidiyoruz."
"Efendim," dedi Jimin, hafifçe eğilerek. "Bu bir uluslararası savaş demek. Dünya devleri üzerimize çöker."
Taehyung, kanlı elini Jimin’in omzuna koydu. "Dünya varsın üzerime çöksün Jimin. Ben ressamımı almadan o adadan dönmeyeceğim. Ya onu alırım... ya da o adayı haritadan silip dibinde onunla ölerim."
Aynı saatlerde... Akdeniz’in ortasındaki Gölge Adası.
Yerin otuz metre altındaki nemli, soğuk taş hücre.
Tavanın tek bir noktasından damlayan su sesleri, hücradaki tek zaman göstergesiydi. Odanın ortasında, demir bir sandalyeye bileklerinden zincirlenmiş olan Jeon Jungkook duruyordu.
Aradan geçen kırk beş hafta, genç ressamın bedenini zayıflatmış, tenini soluk bir mermere dönüştürmüştü. Üzerindeki beyaz pamuklu gömlek yırtıklar ve kurumuş kan lekeleriyle kaplıydı. Ancak gözleri... o derin, tutkulu ve yenilmez gözleri hâlâ bir alev gibi yanıyordu.
Hücrenin ağır çelik kapısı gıcırtıyla açıldı. İçeriye kusursuz kesim gri takımı, elinde gümüş bastonuyla Lord Vance girdi. Yanındaki iki devasa guard ellerindeki elektrikli coplarla kapıda durdu.
Vance, Jungkook’un önüne bir sandalye çekip oturdu. "Yine bir hafta bitti ressam," dedi Vance, alaycı bir tebessümle. "Yedi Konsey’in ana sunucularına erişmemizi sağlayacak o son otuz iki haneli şifreyi hâlâ vermedin. Kendine neden bu işkenceyi çektiriyorsun?"
Jungkook başını zorlukla kaldırdı. Dudakları çatlaktı ama gülümsedi.
"Çünkü o şifre..." dedi Jungkook, fısıltı kadar zayıf ama bir dağ kadar sarsılmaz bir sesle, "...senin ve o lanetli efendilerinin mezar taşına yazılacak olan yazıdır Vance."
Vance’in yüzündeki alaycı ifade bir anda silindi. Bastonunun ucuyla Jungkook’un çenesini sertçe yukarı kaldırdı. "Kim Taehyung öldü ressam! O Seul’de kendi kanında boğuluyor! Seni aramıyor, seni unuttu! O pırlantalı yüzüğü, o klanı, seni... hepsini çoktan geride bıraktı!"
Jungkook’un gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü ama gerilemedi. Başını yavaşça yana çevirip hücrasının taş duvarına baktı.
Taş duvarın üzerinde, Jungkook’un kendi parmaklarından akan kanla çizdiği devasa bir resim vardı. Fırçası yoktu, boyası yoktu; kendi kanıyla duvarı kazıyarak çizmişti: Devasa bir yılanın dolandığı, elinde kırık kılıç tutan bir adamın silüeti.
Kim Taehyung’un portresi.
"O beni unutmadı Vance," dedi Jungkook. "Ve o buraya gelecek. Bu duvarları yıktığında, seni o çizdiğim kanlı tuvalin üzerine gömecek."
Vance öfkeyle ayağa kalktı. Korumalara döndü. "Elektriği artırın. Sabaha kadar konuşmazsa sol elindeki parmaklarını teker teker kırın. Bir ressamın parmakları olmadan nasıl tırnaklarıyla taş kazıdığını görelim."
Vance kapıyı vurup çıkarken, korumalar elektrikli copları Jungkook’un çıplak omuzlarına bastırdı. Hücrede acı dolu bir çığlık yükseldi ama o çığlığın sonunda bile Jungkook’un dudaklarından tek bir isim döküldü:
"Taehyung..."