"Siyah Tuvaldeki Altın Yılan" tablosunun ahşap çerçevesinden çıkarılan mikro çip, Seul limanındaki gizli Geum-sa sığınağının ana sunucusuna bağlandığında oda buz kesti.
Ekrana düşen veriler, sadece Seul’ün ya da Kore’nin değil; Asya’dan Avrupa’ya uzanan yeraltı ağının en tepesindeki "Yedi Konsey"in tüm kimliklerini, gizli İsviçre hesaplarını ve uluslararası suikast şebekelerini açığa çıkarıyordu. Bu veri, Taehyung ve Jungkook’un eline geçmiş en ölümcül kozdu.
Ancak aynı zamanda, dünya üzerindeki en acımasız yedi mafya klanının namlularını doğrudan Seul’e ve Geum-sa’nın kalbine çevirmesi demekti.
Namjoon ekranı incelerken alnındaki teri sildi. "Bu sadece bir intikam savaşı olmayacak Kim... Yedi Konsey, varlıklarını korumak için Seul’ü haritadan silmeye kararlı. Şehre uluslararası lejyonerler ve paralı asker grupları sızmaya başladı bile."
Taehyung, masanın üzerindeki içkisinden sek bir yudum aldı. Bakışları, odanın köşesinde şifreli verileri kendi görsel zekasıyla haritalandıran Jungkook’a kaydı. Genç ressamın parmağındaki siyah pırlantalı mühür yüzük, ekranın mavi ışığında tehlikeli bir asaletle ışıldıyordu.
"Gelsinler," dedi Taehyung. Sesi gecenin karanlığından daha katıydı. "Seul bizim mezarımız değil; onların kanıyla sulanacak tuvalimiz olacak."
Büyük savaş patlak vermeden önceki son gecede Taehyung, Jungkook’u Seul’ün o boğucu ve tehlikeli havasından uzaklaştırdı. Busan’daki o saklı sahil evine, denizin ve fırtınanın kucağına döndüler.
Gece yarısı, fırtınalı deniz kudurmuşçasına kayalıklara vuruyordu. Sahil evinin devasa cam kapılarından içeri süzülen dalga sesleri, şömine ateşinin çıtırtısıyla harmanlanıyordu.
Jungkook, şöminenin önündeki kalın ayı postunun üzerinde oturmuş, denizi izliyordu. Üzerinde sadece bol, ipek bir siyah gömlek vardı. Taehyung arkadan yaklaştı; güçlü kollarını ressamın beline dolayarak göğsünü Jungkook’un sırtına dayadı. Dudaklarını ressamın boynundaki o hassas çizgiye bastırdı.
"Korkuyor musun ressam?" diye fısıldadı Taehyung. Sesi, yaklaşan kıyametin eşiğinde bile huzur veren tek şeydi.
Jungkook başını geriye eğip gözlerini Taehyung’un kapkara irislerine dikti.
"Seninle tanışmadan önce ölümden ve karanlıktan korkuyordum Taehyung," dedi Jungkook. Sesi tutkunun ve adanmışlığın en saf tonundaydı. "Ama senin karanlığın bana ışık oldu. Yarın tüm dünya üzerimize gelse bile... senin kollarındayken son nefesimi vermek bana korku değil, zafer gibi gelir."
Taehyung’un gözlerinde katıksız bir arzu alevlendi. Jungkook’u belinden tutup çevirdi ve ateşin önünde altına aldı.
Taehyung’un elleri Jungkook’un gömleğinin düğmelerini teker teker çözerken, dudakları ressamın tenine mühürler bırakıyordu. Göğsündeki eski yara izlerinden, belindeki pürüzsüz kavislerden aşağı kayan öpücükler; yaklaşan kanlı savaşın tüm soğukluğunu yakıp yıkan bir ateşe dönüştü. İki beden, fırtınanın ve alevlerin tam ortasında son bir kez tek ruh halinde eridi.