Seul’ün tarihi dokusunu barındıran Bukchon bölgesinin metrelerce altında, kırk yıldır Geum-sa’nın en kanlı kararlarının alındığı taş bir mahzen uzanıyordu. Tavanı sarkan kemerlerle kaplı bu meclis salonu, sadece liderlerin ve klanın kurucu komutanlarının girebildiği mühürlü bir alandı.
Mahzenin ortasındaki devasa ahşap masada, loş meşale ışıklarının gölgesinde sekiz kıdemli bölge lideri oturuyordu. Masanın baş tarafında ise zifiri siyah takımı, kollarında Geum-sa’nın ilk dönem mühürleri olan Kim Seok-jin duruyordu.
Mahzenin ağır demir kapısı yankılanan gürültülerle zincirlerinden söküldü.
Taehyung, uzun siyah kabanı arkasında dalgalanarak içeri girdi. Yanında sadece Park Jimin vardı. Taehyung’un gözlerindeki o buz gibi öldürme arzusu, mahzendeki tüm meşalelerin alevlerini titretecek kadar eziciydi.
"Bunca yıl öldüğünü sanmama izin verdin ağabey," dedi Taehyung. Sesi, taş duvarlarda çınlayan soğuk bir bıçak gibiydi. "Şimdi ise mezarından çıkıp benim kurduğum düzenin üzerine mi oturmak istiyorsun?"
Seok-jin hafifçe güldü. Masadaki kadehinden bir yudum alıp ayağa kalktı.
"Senin kurduğun düzen mi, Taehyung?" dedi Seok-jin. "Sen babamızın mirasını Seul sokaklarında harcadın. Klanı uluslararası kartellerin hedefi haline getirdin. En kötüsü de... Geum-sa’nın kaderini masum bir ressamın ellerine bıraktın."
Seok-jin masadaki sekiz komutana baktı. "Klanın kurucu kuralları nettir. Liderlik, kana ve güce sadık olana verilir. Bir ressam uğruna krallığı ateşe veren bir aşığa değil."
Masanın sol tarafında oturan iki kıdemli bölge komutanı anında ayağa kalktı ve silahlarını Taehyung’a doğru doğrulttu.
İhanet açıkça ilan edilmişti. Seok-jin, Geum-sa’nın içindeki eski muhafazakar kanadı arkasına almayı başarmıştı.
Taehyung bir milim bile kıpıldamadı. Dudaklarının kenarında tehlikeli bir tebessüm belirdi.
"Demek sadakatini satanlar var..." dedi Taehyung. "Jimin."
Jimin cebinden çıkardığı şifreli bir kumandanın düğmesine bastı.
Mahzenin üst katındaki gizli havalandırma kapakları gürültüyle açıldı ve içeriye Geum-sa’nın genç, Taehyung’a ölümüne bağlı sadık timleri daldı. Silahlar anında Seok-jin ve hain komutanlara çevrildi.
"Benim tahtım kâğıt üzerinde yazılmadı Seok-jin," dedi Taehyung, adımlarını masaya doğru atarak. "Ben bu tahtı kendi kanımla kazandım."
Aynı saatlerde... Seul’ün diplomatik bölgesindeki Asya Konseyi’nin gizli rezidansı.
Jungkook, siyah sivil kıyafetleri ve belinde sakladığı susturuculu tabancasıyla rezidansın arka bahçesinden içeri sızmıştı. Seok-jin’in Taehyung’u mahzende kıstıracağını tahmin etmişti. Ama Seok-jin’in arkasındaki asıl gücün Asya Konseyi olduğunu ve Taehyung’u tutuklatmak/infaz ettirmek için hazırlanan gizli fermanın bu rezidansın kasasında saklandığını Namjoon’dan öğrenmişti.
Jungkook, rezidansın ikinci katındaki çalışma odasının kilitli kapısını özel maymuncuk takımıyla açtı.
Odaya süzüldüğünde devasa çelik kasanın önüne geçti. Parmağındaki siyah pırlantalı mühür yüzüğü kasadaki optik okuyucuya yaklaştırdı. Geum-sa’nın mühür yüzüğü, klanın konsey nezdindeki tüm erişim şifrelerinin anahtarıydı.
Klik.
Kasanın ağır kapağı aralandı. İçeride Asya Konseyi’nin Seok-jin’e verdiği tam yetki belgesi ve Seul mafyasını yeniden yapılandırma planları duruyordu.
Jungkook belgeleri hızla alıp çantasına atacaktı ki... arkasında soğuk bir metal namlunun ensesine dokunduğunu hissetti.
"Bir ressamın hafiyelik yapması ne kadar da hazin," dedi Seok-jin’in özel koruma amiri olan adam.
Jungkook hiç istifini bozmadı. İşkence günlerinde kazandığı o soğukkanlı refleks anında devreye girdi.
Sol elini hızla kaldırıp adamın silah tutan bileğini büktü. Sağ elindeki maymuncuk iğnesini adamın boğazındaki hassas noktaya sapladı! Adam acı içinde inleyerek geriledi. Jungkook anında dönüp belindeki silahı çekti ve adamı göğsünden vurarak yere serdi.
Nefes nefese kalan Jungkook belgeleri çantasına attı.
"Taehyung..." diye fısıldadı. "Dayan."
Mahzendeki gerilim patlama noktasına gelmişti.
Seok-jin, etrafını saran silahlı adamlara rağmen geri adım atmıyordu. "Beni burada vursan bile Asya Konseyi seni asla lider olarak tanımayacak Taehyung! Sen bu gece fermanınla birlikte yok olacaksın!"
Tam o sırada mahzenin ağır kapısından bir ayak sesi daha yükseldi.
Jungkook, elinde kanlı çanta ve dumanı tüten silahıyla içeri girdi.
Mahzendeki tüm gözler ressama kaydı. Taehyung’un gözlerindeki endişe anında alevlendi. "Jungkook?! Senin burada ne işin var?!"
Jungkook, doğrudan masanın ortasına yürüdü. Çantadaki Asya Konseyi belgelerini ve Seok-jin’in konsey yetkililerine rüşvet olarak aktardığı milyon dolarlık gizli hesap dökümlerini masaya fırlattı.
"Asya Konseyi’nin fermanı bu mu Seok-jin?" dedi Jungkook. Sesi mahzendeki tüm komutanların yüzünü kızartacak bir güçle yankılandı. "Ağabeyini ve klanını Çinli ve Singapurlu kartellere satarak aldığın o kirli yetki belgesi mi?"
Masada oturan hain komutanlar belgeleri okudukça yüzleri sapsarı kesildi. Seok-jin’in klanı kurtarmak için değil, Geum-sa’yı yabancı kartellere peşkeş çekmek için geldiğini anladılar.
"İhanetin belgesi burada!" diye bağırdı Jungkook. "Kim Taehyung bu klanı korumak için canını koydu! Sen ise onu yabancılara satmak için döndün!"
Seok-jin’in yüzündeki o kibirli ifade ilk kez yerini tam bir bozguna bıraktı. Silahını çekip Jungkook’a doğrultmaya kalkıştı!
Ama Taehyung ondan çok daha hızlıydı.
PAT!
Taehyung’un tabancasından çıkan tek mermi, Seok-jin’in silah tutan sağ omzuna saplandı. Seok-jin çığlık atarak dizlerinin üzerine çöktü.
Taehyung, devasa adımlarla öne atıldı. Ağabeyini saçlarından tutup masanın üzerine yapıştırdı. Silahının namlusunu Seok-jin’in şakağına bastırdı.
"Sana bu şehre bir daha adım atmamanı söylemiştim ağabey," dedi Taehyung. Sesi bir celladın son hükmü gibiydi.
Seok-jin kan tükürerek güldü. "Vur beni... Vur ki kendi öz kardeşinin kanını döken bir cani ol."
Taehyung gözlerini Seok-jin’in gözlerine dikti. Ardından yavaşça dönüp yanında dimdik duran, gözlerinde artık zerre kadar korku taşımayan Jungkook’a baktı.
"Seni öldürmeyeceğim Seok-jin," dedi Taehyung. Silahını indirdi. "Seni öldürmek seni bir hain yerine bir kurban yapar. Seni Asya Konseyi’nin ve Seul’ün gözleri önünde sürgüne göndereceğim. Bir daha Kore karasularına girersen... seni kendi ellerimle bu topraklara gömerim."
Taehyung, Seok-jin’i kenara fırlattı. Sadık adamları Seok-jin’i ve hain komutanları yaka paça mahzendan dışarı çıkardı.
Mahzen boşaldığında, sadece şöminelerin çıtırtısı ve ikisinin nefes sesleri kaldı.
Taehyung, Jungkook’a doğru yürüdü. Genç ressamın elindeki kan lekelerine ve parmağında parıldayan o mühür yüzüğe baktı.
Taehyung, Jungkook’u tek bir hamlede belinden kavrayıp kendine çekti. Yüzünü ressamın boynuna gömdü. Göğsü hızla kalkıp iniyordu.
"Yine kendini ateşe attın..." diye fısıldadı Taehyung, sesi minnet ve yakıcı bir aşkla titreyerek. "Sana evde kalmanı söylemiştim."
Jungkook ellerini Taehyung’un ensesine doladı. Dudaklarını Taehyung’un yanağına bastırdı.
"Sana söyledim Taehyung," dedi Jungkook. "Ben artık senin arkanda saklanan ressam değilim. Senin tahtın neresiyse, benim savaşım orada."
Taehyung başını kaldırdı. Dudakları mahzenin loş ışığında Jungkook’un dudaklarıyla sertçe, tutkuyla ve sarsılmaz bir aidiyetle buluştu. Seul yeraltı dünyasındaki iç savaş sona ermiş, iki ruhun krallığı bu kez masada ve sahada tescillenmişti.