İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 24 · 3 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 24

Gölgelerden Gelen Soy ve Yılanın Mirası

Incheon Limanı’ndaki kanlı baskının üzerinden henüz iki gün geçmişti. Seul yeraltı dünyası, Geum-sa’nın bu şok edici zaferiyle çalkalanırken, klanın üzerindeki karanlık bulutlar dağılmak yerine daha ağır bir kükürtle doluyordu.

Taehyung, malikanenin çalışma odasında, duvarı kaplayan haritanın önünde duruyordu. Parmaklarının arasında Busan’da Jungkook’a taktığı ve Alpler’deki hücreden geri aldığı o kanlı mühür yüzük dönüp duruyordu.

Kapı çalınmadan açıldı. Park Jimin, hayatında ilk kez bu kadar solgun bir yüzle içeri girdi. Elindeki siyah zarfı masaya bırakırken parmakları hafifçe titriyordu.

"Efendim..." dedi Jimin, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Bu mesaj... Asya Konseyi’nin özel kuryesi tarafından doğrudan ana kapıya bırakıldı. Mühür... babanızın kullandığı eski balmumu mührü."

Taehyung arkasını döndü. Gözlerindeki keskinlik bir anda derin bir kuşkuyla bilendi. Masaya yaklaşıp zarfı açtı. İçindeki parşömen kâğıtta sadece tek bir cümle ve altın işlemeli bir aile arması vardı:

"Bir taht iki yılanı barındırmaz, kardeşim. Baba ocağına dönme vakti."

Taehyung’un elindeki kâğıt alev almışçasına ceketinin cebine girdi. Göz bebekleri büyüdü. Zihninde on iki yıl önceki o kanlı gece canlandı: Babasının Geum-sa liderliğini kendisine bıraktığı, ağabeyi Kim Seok-jin’in arabasının patlatılarak uçurumdan aşağı yuvarlandığı o uğursuz gece.

"O öldü..." diye mırıldandı Taehyung, kendi kendine konuşur gibi. "Seok-jin o patlamadan sağ çıkamazdı. Bizzat kemiklerini kendi ellerimle..."

"Görünüşe göre çıkmış Efendim," diye araya girdi Namjoon, odanın gölgesinden sıyrılarak. "Asya Konseyi, Seok-jin’in son beş yıldır Singapur ve Hong Kong hattını yönettiğini teyit etti. Ve şu an... Seul’deler. Geum-sa’nın eski sadık liderleri Seok-jin’in çağrısıyla gizlice toplanmaya başladı."

Aynı saatlerde... Malikanenin bahçesindeki cam serada.

Jungkook, sol elindeki sargıları yavaşça çözerken önündeki tuvale bakıyordu. İncheon’daki çatışmanın ardından içindeki o donmuş yaratıcılık damarı hafif hafif sızlamaya başlamıştı. Fırçayı eline aldı. Siyah boyaya batırıp beyaz tuval üzerine ilk darbeyi vurdu: Bir yılanın dolandığı kırık bir kılıç.

"Karakterin ve fırça darbelerin tıpkı babamın anlatılarındaki gibi... Hırslı ama tehlikeli bir şekilde tutkulu."

Jungkook irkilerek arkasını döndü. Seranın kapısında, üzerinde kusursuz kesim lacivert bir takım elbise, yakasında Geum-sa’nın kurucu ailesine ait altın ejder iğnesi olan uzun boylu, büyüleyici ama soğuk bir adam duruyordu.

Kim Seok-jin.

Jungkook elindeki fırçayı yavaşça bıraktı. Sağ eli refleks olarak belindeki gizli silaha kaydı. "Kimsin sen? Bu malikaneye nasıl girdin?"

Seok-jin hafifçe gülümsedi. Dudaklarındaki o kibirli ifade Taehyung’unkine ürkütücü derecede benziyordu ama gözlerinde nefret yerine sinsi bir hesapçılık vardı.

"Silahına davranma ressam," dedi Seok-jin, içeri doğru birkaç adım atarak. "Ben bu evin gerçek sahibiyim. Taehyung’un sana bahsetmeyi unuttuğu ağabeyi... Kim Seok-jin."

Jungkook’un gözleri donakaldı. "Seok-jin... Ama sen—"

"Öldüm sanılıyordum, değil mi?" Seok-jin seradaki masanın üzerine koyduğu özel yapım gümüş bir köstekli saati Jungkook’a doğru itti. "Taehyung benim tahtımı çaldı. Geum-sa’yı bir ressamın masumiyetine feda edecek kadar kontrolden çıktığını gördüğümde geri dönmek zorunda kaldım. Sana acıyorum Jeon Jungkook."

Jungkook çenesini kaldırdı. Sesi sertleşti. "Bana acımana gerek yok. Ben kimsenin kurbanı değilim."

Seok-jin seranın çıkışına doğru yürürken durdu ve başını omzunun üzerinden geriye dönderdi.

"Taehyung bir canavardır ressam. Sizi besleyen o tutku, yakında ikinizi de yakacak. Yarın gece eski konsey toplanıyor. Taehyung ya tahtı bana devredecek... ya da Geum-sa Seul sokaklarında kendi öz kardeşlerinin kanıyla vaftiz edilecek. Ve sen... o fırtınanın tam ortasında kalacaksın."

Seok-jin gölgelerin arasında kaybolurken Jungkook kalbinin hızla çarptığını hissetti.

Gece yarısı... Malikanenin terası.

Taehyung, Seul’ün ışıklarına bakarak viskisini yudumlarken arkasından yaklaşan ayak seslerini duydu. Dokunuşundan tanıdı; gelen Jungkook’du.

Jungkook, Taehyung’un geniş sırtına sarıldı. Başını adamın kürek kemiklerinin arasına dayadı.

"Gördüm onu," dedi Jungkook fısıltıyla. "Ağabeyini. Seraya geldi."

Taehyung’un kasları bir anda taş kesildi. Bardağı sıkan parmak boğumları beyazlaştı. Yavaşça döndü, Jungkook’un yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir dehşet ve öfke harmanı vardı.

"Sana dokundu mu? Tek bir söz söyledi mi?!" diye gürledi Taehyung.

"Hayır, bana bir şey yapmadı," dedi Jungkook, Taehyung’un heyecanını yatıştırmak istercesine ellerini onun göğsüne koyarak. "Ama Geum-sa’yı istiyor Taehyung. Seni bitirmek istiyor."

Taehyung, Jungkook’u aniden göğsüne bastırdı. Saçlarını derin derin kokladı.

"Bu imparatorluğu babamdan kanla aldım," dedi Taehyung, sesi karanlık bir yemin gibiydi. "Ağabeyim de olsa, Geum-sa’yı ve seni benden almaya çalışan herkesi bu şehrin altına gömerim. Yarın gece o konsey toplanacak ressam... Ve Seul, gerçek liderinin kim olduğunu bir kez daha kanla görecek."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.