İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 21 · 5 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 21

Alplerde Kar ve Barut Yağmuru

Mont Blanc’ın zifiri karanlığa bürünmüş dik yamaçlarında fırtına adeta çıldırmıştı. Dondurucu tipinin göz gözü görmediği kanyonun tepesinde, Fort de la Ténébre Kalesi gecenin siyahında kandan ve alevden bir cehenneme dönüşmüştü.

Kalenin ana nizamiye kapısını yerle bir eden askeri helikopterin enkazından yükselen simsiyah dumanlar, beyaz karın üzerine zift gibi çökmüştü. Sirenlerin feryadı fırtınanın uğultusuna karışırken, kar birikintilerinin arasından uzun, siyah kürk kabanı ve elinde çift otomatik tüfekle bir gölge sıyrıldı.

Kim Taehyung.

Gözlerinde insanlığa dair hiçbir iz kalmamıştı. İrisleri, ressamını çalan bu kaledeki her canlıyı yok etmeye yeminli bir iblisin nefretiyle yanıyordu. Kar taneleri yüzüne çarptığı an eriyor, parmakları tetiğin üzerinde milimetrik bir soğukkanlılıkla kilitleniyordu.

Tak-tak-tak-tak!

Kalenin surlarından üzerine doğru ateş açan altı paralı askeri tek bir şarjör boşaltarak yere serdi. Kanlar taze karın üzerine fışkırırken, arkasından gelen Park Jimin ve ağır silahlı Geum-sa timi avluya daldı.

"Doğu ve batı kulelerini patlatın!" diye gürledi Taehyung. Sesi tipiyi yaran bir mermi gibi çınladı. "Hücre alt katına giden her koridoru temizleyin! Önüme çıkan kimseyi sağ bırakmayın!"

"Anlaşıldı Efendim!" Jimin belindeki el bombalarının pimini çekip kalenin ana giriş lobisine fırlattı.

Devasa patlamalarla taş duvarlar sarsılırken, Taehyung hiç duraksamadan dumanların ve alevlerin içine daldı. Birbiri ardına patlayan mermiler, et kesen kılıç darbeleri ve feryatlar arasında Taehyung bir yok etme makinesi gibi ilerliyordu. O, ressamına ulaşmak için kendi cehennemini Alplerin ortasına taşımıştı.

Hücrenin kapısı gürültüyle çöktüğünde Moreau panik içinde geri çekildi. Telsizden gelen çığlıklar kalenin tamamen düşmek üzere olduğunu gösteriyordu.

"İmkansız..." diye mırıldandı Moreau, gözleri dehşetle açılarak. "Seul’deki her şeyini yok etmişti... Buraya bu kadar adamı nasıl getirdi?!"

Moreau belindeki özel yapım tabancayı çekti. Yanındaki iki korumaya dönerek kükredi: "Onu çözün! Helikopter pistine çıkarıyoruz! Onu canlı kalkan olarak kullanacağız!"

Koruma, zincirleri tutan kilit mekanizmasını hırsla açtı. Bacaklarındaki tüm derman tükenmiş olan Jungkook, ağır bir çuval gibi taş zemine kapaklandı. Akım izleriyle dolu göğsü kör bir acıyla sarsılıyordu. Koruma, Jungkook’u saçlarından tutarak ayağa kaldırdı, kolunu arkaya kıvırıp şakağına silahı dayadı.

"Yürü ulan ressam!"

Jungkook, sürüklenerek hücreden çıkarılırken bilincinin kıyısında geziniyordu. Ama burnuna ulaşan o tanıdık barut, tütün ve kar kokusu... Zihnindeki tüm sis perdesini tek bir anda yırttı.

O buradaydı. Taehyung gelmişti.

Jungkook’u dar taş merdivenlerden kalenin en üst noktasına, tipi altında inleyen helikopter pistine çıkardılar. Dondurucu rüzgar Jungkook’un çıplak, yaralı tenine bıçak gibi saplanıyordu.

Moreau, pistin kenarında duran yedek helikoptere doğru koşarken, arkalarındaki çift kanatlı ağır demir kapı büyük bir gürültüyle patladı!

Taş ve demir parçaları havada savrulurken, dumanların içinden Kim Taehyung çıktı.

Kabanı kan ve barut lekeleriyle kaplıydı. Yüzündeki kesikten akan kırmızılık çenesine doğru süzülüyordu. İki elinde tuttuğu tabancaların namlusundan dumanlar yükseliyordu.

Taehyung’un gözleri, fırtınanın ortasında yere diz çöktürülmüş, şakağında silah tutulan Jungkook’a kaydı.

O an zaman durdu.

Taehyung’un kalbine saplanan o yıkıcı acı, gözlerindeki nefreti katbekat katladı. Jungkook’un yırtılmış kıyafetleri, kanlı yüzü ve göğsündeki şok izleri... Taehyung’un ruhundaki son insan kırıntısını da yok etti.

Jungkook başını kaldırdı. Kanlı, morarmış gözleriyle Taehyung’a baktı. Dudağının kenarından süzülen kan rüzgarda savrulurken fısıldadı:

"Taehyung..."

Moreau, Jungkook’u önüne çekerek silahını tam ressamın şakak kemiğine bastırdı.

"Bir adım daha atarsan Kim Taehyung!" diye bağırdı Moreau, sesi fırtınada titreyerek. "Seni o çok sevdiğin ressamının beynini bu karın üzerine sıçratırım! Silahlarını at!"

Taehyung durdu. Fırtına kabanını savururken gözlerini bir saniye bile Moreau’dan ayırmadı.

"Onu bırak Moreau," dedi Taehyung. Sesi donmuş bir nehirden daha soğuk, ölümün kendisinden daha sakindi. "Sana yemin ederim, eğer tetiği bir milim bile kıpırdatırsan... seni bu dağda canlı canlı derini yüzerek geberitirim."

"Silahlarını fırlat dedim sana!" diye kükredi Moreau, çıldırmış gibi.

Taehyung yavaşça ellerindeki silahları bıraktı. Silahlar karların üzerine düştü.

Moreau sadist bir tebessümle güldü. "İşte böyle... Kudretli Kim Taehyung, bir ressamın önünde diz çöküyor. Şimdi korumalarım seni—"

Moreau sözünü bitiremedi.

Çünkü Jungkook, Taehyung’un gözlerindeki o gizli işareti anlamıştı. Busan’da, sahil evinde Taehyung ona bir kural öğretmişti: Bir avcı sana silah doğrulttuğunda, kendi ağırlığını onun zayıf dengesine ver.

Jungkook, bedenindeki son yaşam enerjisini toplayarak başını arkaya doğru vurmadı; aksine kendini aniden yere, sol tarafa doğru fırlattı!

Moreau’nun dengesi bozuldu, silahın namlusu boşa çıktı!

Paff!

Tam o salisede, Taehyung ceketinin koluna gizlediği yedek bıçağı kavradı ve fırtınayı yaran bir hızla fırlattı!

Çelik bıçak, Moreau’nun silah tutan sağ elinin tam ortasına saplandı! Moreau acı dolu bir çığlıkla silahı düşürdü.

Taehyung bir kaplan gibi öne fırladı. Aradaki yirmi metrelik mesafeyi bir saniyede katetti. Moreau’yu koruyan son iki korumayı tek bir hamlede boyunlarını kırarak yere serdi.

Ve Moreau’nun üzerine çullandı.

Taehyung, Moreau’yu yakasından tuttuğu gibi beton zemine çarptı. Yumrukları birer balyoz gibi Fransız kartel liderinin yüzüne inmeye başladı. Her yumrukta kemik kırılma sesleri helikopter pistinde yankılanıyordu.

"Bu onun canını yaktığın içindi!"

Büm!

"Bu onun kanını döktüğün içindi!"

Büm!

Moreau’nun yüzü tanınmaz hale gelmişti, bilinci kapanmak üzereydi. Taehyung, adamı boğazından tutup pistin kenarındaki uçurumun eşiğine kadar sürükledi. Aşağıda bin metrelik dondurucu bir uçurum uzanıyordu.

"L-lütfen..." diye inledi Moreau, kan tükürerek.

Taehyung, Moreau’nun gözlerinin içine baktı. "Geum-sa’ya ve benim olan adama dokunmanın bedeli budur."

Taehyung elini gevşetti. Moreau’nun bedeni uçurumdan aşağı, zifiri karanlığa doğru süzülerek gözden kayboldu.

Sessizlik çöktü. Sadece fırtınanın sesi vardı.

Taehyung yavaşça arkasını döndü. Yerde, karın üzerinde tir tir titreyen, soğuktan ve acıdan doğrulmaya çalışan Jungkook’a doğru yürüdü.

Taehyung dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen elleriyle Jungkook’u kucakladı. Kendi kürk kabanını sıyırıp genç ressamın çıplak, yaralı bedenine sardı. Onu göğsüne öylesine sıkı bastırdı ki, ikisinin de kalp atışları birbirine karıştı.

"Buradayım..." diye fısıldadı Taehyung. Sesi ilk kez bir çocuk gibi titriyordu. "Buradayım ressam. Geçti... Seni aldım."

Jungkook, yüzünü Taehyung’un kan ve kar kokan boynuna gömdü. Soğuktan donmak üzere olan dudaklarıyla Taehyung’un tenini öptü.

"Geleceğini... biliyordum..." dedi Jungkook, gözlerinden akan sıcak yaşlar Taehyung’un boynunu yakarken. "Beni... bırakmayacağını biliyordum."

Taehyung, Jungkook’un yüzünü ellerinin arasına aldı. Ressamın patlamış dudaklarını, morarmış göz kapaklarını ve soğuktan moraran yanaklarını narin, tüy kadar hafif öpücüklerle kapladı.

Jimin ve adamları piste çıktıklarında, Seul yeraltı dünyasının en acımasız liderinin, karların ortasında bir ressamı kucağında tutarak ağladığını gördüler.

Taehyung, Jungkook’u kucağına aldı. Ayağa kalktı.

"Eve dönüyoruz," dedi Taehyung. "Şehri yeniden kuracağız."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.