Seul limanındaki ana Geum-sa deposunun çatısından yükselen alevler, gece yarısının siyah gökyüzünü kan kırmızısına boyuyordu. Otomatik silah mermilerinin metal konteynerlere çarpıp sekmesi, patlayan benzin varillerinin gürültüsüyle birleşerek tüm şehri sarstı.
Taehyung, elindeki benzin bidonunu kendi imparatorluğunun kalbi olan deponun orta yerine boşalttı. Gözlerinde ne bir tereddüt ne de bir korku vardı; sadece hedefine odaklanmış bir avcının amansız soğukkanlılığı hüküm sürüyordu.
"Efendim! Vipera’nın Seul’deki gözlemci ajanları üst caddeden bizi izliyor," dedi Jimin, dumanların arasından sıyrılıp gelerek. "Senaryo kusursuz ilerliyor. Geum-sa’nın dağıldığına, sizin kontrolü tamamen kaybettiğinize inanıyorlar."
Taehyung elindeki çakmağı ateşleyip benzin birikintisine fırlattı. Alevler bir anda parlayarak tavanı kapladı.
"İnanmak zorundalar," dedi Taehyung, sesi alevlerin çıtırtısını bastıracak kadar soğuk ve gaddardı. "Vipera benim bir ressam uğruna diz çöktüğümü sanmalı. Bir canavarın ne zaman en tehlikeli hale geldiğini bilmiyorlar... Tamamen kaybedecek bir şeyi kalmadığını sandığı an."
Tam o sırada, deponun arka çıkışındaki zırhlı araçtan Kim Namjoon indi. Elindeki yüksek güvenlikli askeri laptopu Jimin’e uzattı.
"Karanlık ağdaki tüm veri trafiğini taradık," dedi Namjoon, alnındaki teri silerek. "Moreau’nun Seul’e gönderdiği canlı yayın sinyalinin izini sürdük. Sinyal Fransa Alpleri’nde, koordinatları haritadan silinmiş eski bir askeri sığınaktan —Fort de la Ténébre— çıkıyor."
Taehyung laptopun ekranına baktı. Kar kaplı, dik uçurumların ortasındaki devasa taş kalenin görüntüsü belirdi.
"Jungkook orada mı?" diye sordu Taehyung.
"Sinyal oradan yayılıyor," dedi Namjoon. "Ama Kim... Orası bir kale. Moreau orayı yüz elli ağır silahlı paralı askerle koruyor. Oraya tek başına girmek intihar olur."
Taehyung belindeki iki siyah tabancayı kontrol edip şarjörleri kilitledi. Yüzünde ölümcül bir tebessüm belirdi.
"Oraya tek başıma gitmiyorum Komiser," dedi Taehyung. "Yanımda benimle birlikte ölmeye hazır bir orduyla gidiyorum. Fransa’yı o kartelin başına yıkacağız."
Fransa Alpleri. Fort de la Ténébre.
Hücrenin soğuk taş zeminine sızan su damlaları, zamanın geçişini hatırlatan tek şeydi. Jungkook, tavandan sarkan zincirlerin ağırlığı altında bilekleri kanayarak asılı duruyordu. Göğsüne ve vücuduna uygulanan yüksek voltajlı elektrik şokları yüzünden teni yanık izleriyle doluydu; dudakları çatlaktı, sol gözü morarmıştı.
Hücrenin duvarına monte edilmiş küçük monitörde bir görüntü oynamaya başladı.
Görüntüde Seul’deki Geum-sa depolarının alevler içinde yanışı, Taehyung’un adamlarının vurularak yere yığılışı ve Taehyung’un çaresizce dizlerinin üzerine çöküşü gösteriliyordu.
Moreau, hücresel demir parmaklıkların arkasından purosunu tüttürerek Jungkook’u izliyordu.
"Görüyor musun ressam?" dedi Moreau, kibirli bir tonda. "Seni kurtarmak için kurduğu koca imparatorluk birkaç saat içinde kül oldu. Kim Taehyung artık Seul’ün lideri değil. O sadece bir hiç. Ve sen... burada, bu karanlıkta unutulup gideceksin."
Jungkook bitkinlikle başını kaldırdı. Kanlı gözlerini monitörden çekip Moreau’ya dikti.
Vücudundaki her kemik sızlasa da, bilinci acıdan bulanıklaşsa da zihninin en mahrem köşesinde tek bir his canlıydı: Taehyung’un ona Busan sahil evinde taktığı o mühür yüzüğün parmağındaki hayali sıcaklığı. O yüzük şu an parmağında değildi ama Taehyung’un ruhu, kokusu ve vadettiği geleceğin mührü hâlâ göğsünün ortasında yanıyordu.
Jungkook kırık bir sesle, ama kırılmaz bir iradeyle fısıldadı:
"Sen... onu hiç tanımıyorsun."
Moreau kaşlarını çattı. "Ne dedin?"
"O görüntüler..." dedi Jungkook, kanlı dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak. "O alevler... Senin için yıkım olabilir. Ama Ben Taehyung’u bilirim. O bir ateşi yakıyorsa... arkasından sadece küller bırakmak için yakar. O buraya geliyor Moreau. Ve geldiğinde... seni bu kaleye gömecek."
Moreau’nun yüzündeki kibirli ifade bir an için dondu. Öfkeyle adımlayıp içeri girdi ve elindeki ağır deri eldivenle Jungkook’un suratına sert bir tokat attı. Jungkook’un başı yana savruldu, ağzından kan döküldü ama yüzündeki o mağrur tebessüm silinmedi.
"Tetiğe basan parmaklarını tek tek kırın!" diye gürledi Moreau korumalarına. "Bakalım o zaman da böyle konuşabilecek mi!"
İki iri yarı paralı asker Jungkook’un sol elini kavrayıp tahta masanın üzerine sabitledi. Askerlerden biri ağır bir demir çekici havaya kaldırdı.
Tam o sırada—
BÜÜÜÜM!
Kalenin dış ana surlarında öyle devasa bir patlama yaşandı ki, taş hücrenin tavanından tozlar ve taş parçaları döküldü! Bütün kentin elektriği anında kesildi, kırmızı acil durum ışıkları feryat eden sirenlerle birlikte dönmeye başladı.
Telsizlerden panik dolu Fransızca çığlıklar yükseldi:
"Alerte! Alerte! L'hélicoptère s'est crashé sur la porte! Ils sont là! Kim Taehyung est là!" (Alarm! Helikopter kapıya çakıldı! Buradalar! Kim Taehyung burada!)
Jungkook, dumanların ve feryatların arasında gözlerini açtı. Yüzündeki kanı silerken gözlerinde saf bir zafer ateşi yandı.
"Sana..." dedi Jungkook, dehşetle kapıya bakan Moreau’ya bakarak. "...söylemiştim."