İçeriğe geç

Katil AŞK

Bölüm 19 · 4 dk okuma

Katil AŞK

Bölüm 19

Kanlı Yüzük ve Kırılan Ruh

Seul Sanat Galerisi’nin devasa cam kapıları, Taehyung’un attığı tek bir tekmeyle parçalanarak içeri çöktü.

İçeride zifiri bir karanlık ve genzi yakan zehirli gazın kokusu vardı. Taehyung, belindeki silahı çekmiş halde galeriye daldığında gözleri adeta bir avcının gözleri gibi kör edici bir öfkeyle parıldıyordu. Arkasından giren Park Jimin ve onlarca Geum-sa adamı, ellerindeki fenerlerle alanı taramaya başladı.

"Jungkook!" diye bağırdı Taehyung. Sesi, koca binanın beton duvarlarında yankılanıp yankılanıp geri döndü. "Jungkook!"

Cevap yoktu. Salonda sadece ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu. Dışarıdaki özel korumaların hepsi enselerinden vurularak etkisiz hale getirilmişti. Hiçbir iz, hiçbir görgü tanığı yoktu.

Taehyung, adımlarını Jungkook’un üzerinde çalıştığı o devasa tablonun bulunduğu yere doğru attı. Tablo kavisli bir şekilde yere devrilmiş, üzerindeki ıslak boyalar mermer zemine sıvanmıştı.

Ve tam o tablonun yanında, mermerin üzerinde yalnız başına duran bir şey vardı.

Taehyung’un adımları kilitlendi. Dizlerindeki tüm güç bir anda çekildi. Yavaşça yere çöktü. Titreyen parmaklarıyla mermerin üzerindeki o nesneye uzandı.

Bu, Busan’da Jungkook’un parmağına taktığı, Geum-sa’nın kaderini ve kendi ruhunu simgeleyen siyah pırlantalı mühür yüzüktü. Yüzüğün üzerinde hafif bir kan lekesi vardı.

Taehyung yüzüğü avucunun içine aldı, göğsüne bastırdı. Zihninde Seul yeraltı dünyasının tüm imparatorluğu yıkıldı; geriye sadece içi boşalmış, çıldıran bir canavar kaldı. Boğazından yırtıcı, acı dolu ve tüm şehri titretecek kadar vahşi bir kükreme koptu:

"AAAAAHHHH!"

Taehyung hırsla ayağa kalktı. Yerdeki sehpayı ve sergideki paha biçilemez heykelleri silahının dipçiğiyle parçalamaya başladı. Camlar kırılıyor, tuval bezleri yırtılıyor, atölye adeta bir cehenneme dönüyordu. Jimin öne atılıp Taehyung’un kolunu tutmaya çalıştı ama Taehyung dönüp Jimin’i yakasından tuttuğu gibi duvara çarptı. Silahının namlusunu sadık adamının şakağına dayadı.

"Onu benden nasıl alırlar Jimin?!" diye bağırdı Taehyung, gözlerinden kan damlıyordu. "Sana onu korumanı söyledim! Sana onu canın pahasına korumanı söyledim!"

Jimin gözlerini bile kırpmadı. "Efendim... beni hemen şimdi vurabilirsiniz. Ama bu Jungkook’u geri getirmeyecek. Bize canlı lazım."

Taehyung’un göğsü hızla kalkıp iniyordu. Silahı yavaşça indirdi. Yüzüğü sıkıca kavrayıp cebine koydu.

O sırada Jimin’in cebindeki özel uydu telefonu çaldı. Telefonu açıp dinledi, ardından yüzü sapsarı bir halde telefonu Taehyung’a uzattı. "Arayan... Vipera."

Taehyung telefonu kulağına götürdü. Sesi bir buz dağından daha soğuktu. "Seni kendi ellerimle boğacağım."

Hatın diğer ucunda, pürüzsüz ve kibirli bir Fransız aksanıyla konuşan Victor Moreau’nun kahkahası duyuldu.

"Ah, Bay Kim... Ne kadar da duygusal bir giriş," dedi Moreau. "Ressamınız şu an çok özel bir misafirimiz. Avrupa’nın gözlerden uzak, soğuk bir köşesinde... Oldukça uysal bir çocuk. Ama ellerindeki o yetenekli parmakların kırılamayacağının garantisini veremem."

"Ona tek bir çizik bile atarsan..."

"Beni tehdit edecek konumda değilsiniz Bay Kim," diye sözünü kesti Moreau. "Kurallar basit. Jeon Jungkook’un canlı kalmasını ve size geri dönmesini istiyorsanız, önümüzdeki 72 saat içinde Seul yeraltı dünyasındaki tüm Geum-sa yapılanmasını kendi ellerinizle feshedeceksiniz. Tüm limanları, kara para ağlarını ve klan liderlerini polise veya rakip çetelere yem edeceksiniz. Geum-sa yok olacak. Siz tek başınıza kalacaksınız. Ancak o zaman ressamınızı parçalar halinde değil, tek parça halinde geri alabilirsiniz."

Tık. Telefon kapandı.

Taehyung elindeki telefonu parmaklarının arasında ezerek yere fırlattı. Gözlerinde Seul’ü ve Vipera’yı tamamen haritadan silecek o nihai yıkımın ateşi yanıyordu.

İki gün sonra... Fransa Alpleri, Mont Blanc yakınlarındaki sisli bir kanyonun tepesinde yükselen, Viktorya döneminden kalma taş bir kale-hapishane.

Dışarıda dondurucu bir kar fırtınası uğuldayarak zifiri karanlık kayalıklara vuruyordu.

Jungkook, kalenin alt katındaki taş bir hücrede, tavandan sarkan paslı zincirlerle bileklerinden bağlanmış halde duruyordu. Üzerindeki beyaz gömlek yırtılmış, çıplak ayakları soğuk taşa temas etmekten donma noktasına gelmişti. Yüzünde kaba kuvvet izleri ve patlamış dudağının kurumuş kanı vardı.

Hücrenin ağır demir kapısı aralandı. İçeriye şık, siyah kürk yakalı paltosuyla Victor Moreau girdi. Yanındaki iki koruma ellerinde şok cihazlarıyla bekliyordu.

Moreau, Jungkook’un çenesini eldivenli parmaklarıyla tutup yüzünü yukarı kaldırdı. "Büyüleyici..." dedi Moreau. "Taehyung gibi bir canavarın bu masum yüz için krallığını feda edeceğine inanmak zor. Ama seni kırdığımda, o canavarın da ruhu kırılacak."

Jungkook, yüzüne yapışan nemli siyah saçlarının arasından Moreau’ya baktı. Bitkin ve acı içinde olmasına rağmen gözlerindeki o kırılmaz ateş sönmemişti. Moreau’nun yüzüne doğru kan tükürdü.

"Taehyung... seni... gebertecek," dedi Jungkook, sesi kısık ve pürüzlüydü.

Moreau yüzündeki kanı ipek mendiliyle sildi. Dudaklarında sadistçe bir gülümseme belirdi. Korcalarına dönüp bir işaret verdi.

"Ona Kim Taehyung’un Seul’de klanını nasıl kendi elleriyle yıktığını izletin," dedi Moreau. "Bakalım o çok güvendiğin sevgilin seni kurtarmak için ne kadar alçalacak. Ve sonra... o tuval tutan parmaklarını tek birer tek birer kırın."

Koruma elindeki yüksek voltajlı şok cihazını Jungkook’un açık göğsüne bastırdı!

"AAAAAAAHHHH!"

Jungkook’un acı dolu çığlığı, soğuk taş duvarlarda yankılanırken; binlerce kilometre ötede, Seul’de Taehyung kendi krallığını yakmak üzere ilk ateşi yakıyordu...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.