Busan’ın saklı sahil evinde şöminenin çıtırtısı denizin uğultusuna karışıyordu. Jungkook’un parmağında ışıldayan Geum-sa mühür yüzüğü, Taehyung’un ona sunduğu sonsuz aidiyetin ve krallığın en somut kanıtıydı. Ancak yeraltı dünyasının yazılmamış bir kuralı vardı: Bir lider ne kadar mutlak bir güce ulaşırsa, üzerine düşen gölgeler o kadar zehirli olurdu.
Taehyung, şöminenin alevleri yüzüne vururken kucağında uyuyakalan Jungkook’un nemli saçlarını yavaşça okşuyordu. Ressamın pürüzsiz yüzünde, aylardır ilk kez kabusların izi yoktu. Fakat tam o anda, masanın üzerindeki özel şifreli telefonun ekranı sessizce aydınlandı.
Taehyung, Jungkook’u uyandırmamaya özen göstererek yataktan sıyrıldı. Siyah ipek sabahlığını üzerine geçirip salona geçti. Telefonu açtığında Park Jimin’in sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir ölüm haberi kadar ağırdı.
"Efendim..." dedi Jimin. "Seul ve Busan’daki tüm Yakuza lojistik depolarını imha ettik, Sato barış masasına oturdu ama... elimize geçen uluslararası istihbarat belgeleri çok daha büyük bir felakete işaret ediyor."
Taehyung’un gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. "Konuş Jimin."
"Inagawa-kai ve ölen Emniyet Müdürü Min... onlar sadece görünen piyonlardı," dedi Jimin. "Asıl kukla oynatıcı, Avrupa ve Asya yeraltı dünyasını perde arkasından yöneten, küresel kara para karteli 'Vipera' (Engerek). Liderleri olan Victor Moreau, Geum-sa’nın Seul limanlarını ve Asya deniz ticaretini tamamen ele geçirmesinden son derece rahatsız. Ve en kötüsü... Moreau, Geum-sa’yı içeriden vurmak için en hassas noktanızı tespit etmiş."
Taehyung’un elindeki viski kadehi parmaklarının arasında çatladı. "Jungkook..."
"Evet Efendim," dedi Jimin. "Moreau, Jungkook’un sizin için ne anlam ifade ettiğini biliyor. Sizi tahtınızdan indirmenin tek yolunun onu imha etmek ya da sizi birbirinize düşürmek olduğunu çözmüşler."
Taehyung telefonu kapatıp nehre bakan devasa camın önüne yürüdü. Camda kendi kokuşmuş, kanlı yansımasını gördü. Jungkook’u bu dünyaya çekmekle onu koruduğunu sanmıştı ama aslında onu dünyanın en tehlikeli avcılarının tam ortasına bir hedef olarak koymuştu.
İçindeki o karanlık, sahiplenici avcı ile ressamını korumak isteyen aşık adam ilk kez bu kadar vahşi bir çatışmaya girdi.
Ertesi sabah Seul’e dönüş yolculuğu başladı. Fakat bu kez hava neşe dolu değildi. Taehyung’un üzerine çöken o katı, buz gibi aura Jungkook’un gözünden kaçmamıştı.
Seul’deki ana malikaneye vardıklarında, Jungkook Taehyung’un çalışma odasına girdi. Taehyung masasının başında oturmuş, haritalar ve gizli istihbarat dosyaları arasında boğulmuştu.
Jungkook yavaş adımlarla masaya yaklaştı. Elini Taehyung’un omuzuna koydu. "Taehyung... Busan’dan döndüğümüzden beri benden bir şeyler saklıyorsun. Yüzündeki bu ifadeyi biliyorum. Yine bir fırtına yaklaşıyor, değil mi?"
Taehyung başını kaldırıp Jungkook’a baktı. Ressamın gözlerindeki saf adanmışlığı gördükçe kalbine kordan bir bıçak saplanıyordu. Taehyung ayağa kalktı. Jungkook’un elini tutup parmağındaki mühür yüzüğe baktı.
"Bu dünya acımasız ressam," dedi Taehyung, sesi pürüzlü ve kısıktı. "Seni korumak için gerekirse tüm dünyayı yakarım demiştim. Ama ya seni korumam gereken şey... benim varlığımsa?"
Jungkook’un kaşları çatıldı. "Ne demek istiyorsun? Biz her şeyi birlikte aştık! Baek-ho’yu, polisi, Yakuza’yı... Şimdi ne değişti?"
"Şimdi karşı karşıya olduğumuz şey bir çete değil ressam!" diye gürledi Taehyung. Sesi oda içerisinde yankılandı. "Karşımızdaki güç, senin adını tek bir emirle haritadan silebilecek uluslararası bir kartel! Ve senin benim yanımda durduğun her saniye, kalbine doğrultulmuş bir silah var!"
Jungkook geri adım atmadı. Aksine öne atılıp Taehyung’un yakalarını tuttu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama sesinde zerre kadar geri adım izi yoktu.
"Beni kendinden uzaklaştırmana izin vermeyeceğim Kim Taehyung!" diye bağırdı Jungkook. "Öleceksem de senin yanında öleceğim! Beni o masum, korkak ressam günlerine geri gönderemezsin! Ben senin kaderin olmayı seçtim!"
Taehyung, Jungkook’un bu çaresiz ve güçlü haykırışı karşısında daha fazla dayanamadı. Genç adamı belinden kavrayıp kendine çekti ve dudaklarını açlıkla kavradı. Öpücük hem derin bir tutku hem de yaklaşan felaketin getirdiği çaresiz bir acı taşıyordu. Taehyung’un elleri Jungkook’un tişörtünün altına kayarken, ikisi de odadaki çalışma masasının üzerine devrildiler.
Dosyalar, haritalar ve kalemler yere saçılırken; masanın üzerinde tutkunun en vahşi, en yangınlı saatleri yaşandı. Taehyung, Jungkook’un bedeninin her santimetresini zihnine kazımak istercesine öptü, ısırdı ve mühürledi. Jungkook ise iniltilerini gizlemeden Taehyung’un sırtındaki yılan dövmesine tırnaklarını geçirdi.
Ancak ikisi de bilmiyordu ki; bu tutkulu gece, yaklaşan o uzun ve zifiri karanlık ayrılığın öncesindeki son sıcaklıktı...
İki gün sonra... Seul Sanat Galerisi.
Jungkook, yeni sergisi için hazırladığı ana tabloyu kontrol etmek üzere galeride yalnız başınaydı. Koruma timi dışarıda pozisyon almıştı.
Tam o sırada galerinin ışıkları aniden söndü. Havalandırma kanallarından içeri renksiz, kokusuz bir bayıltıcı gaz sızmaya başladı.
Jungkook durumun farkına vardığında elindeki fırça yere düştü. Göğsü sıkıştı, bacaklarındaki güç çekildi. Belindeki silahı çekmeye çalıştı ama parmakları felç olmuş gibiydi.
Gözleri kapanmadan önce gördüğü son şey; kapıdan giren siyah maskeli, özel yapım askeri teçhizatlı adamlar ve kulaklığından gelen boğuk bir Fransızca aksanıydı:
"Le peintre est à nous." (Ressam bizde.)
Jungkook’un bilinci tamamen karardığında, parmağındaki siyah pırlantalı mühür yüzük galerinin soğuk mermer zemininde kayarak durdu...