Seul’e dönüş yolculuğu, zamanın ötesinde bir sessizlikle geçti. Şehrin girişindeki devasa gökdelenler, karanlık gökyüzünü birer bıçak gibi keserken; sokaklar Emniyet Müdürü Min’in emirleriyle devreye sokulan olağanüstü hal havasına bürünmüştü.
Ancak şehirdeki bu sahte kontrol, saniyeler içinde çökmeye başladı.
Namjoon’un Busan’dan ulaştırdığı şifreli hard disk, Seul’ün en bağımsız televizyon kanallarına ve uluslararası haber ajanslarına aynı anda sızdırılmıştı. Şehrin devasa meydanlarındaki LED ekranlarda, Emniyet Müdürü Min’in Baek-ho klanıyla olan kanlı pazarlıkları, kara para belgeleri ve Geum-sa’ya karşı yürüttüğü kirli suikast emirleri altyazılarla akmaya başladı. Halk çalkalanıyor, teşkilatın içindeki dürüst polisler isyan ediyordu.
Min için çember daralmıştı. Panik içindeki Emniyet Müdürü, Seul’ün kalbinde yer alan ve aşırı güvenlik önlemleriyle korunan 50 katlı Aegis Kulesi’ne sığınmıştı. Şehrin tüm özel timlerini kulesinin etrafına dikmiş, son bir savunma hattı kurmuştu.
Aegis Kulesi’nin tam karşısındaki terk edilmiş bir binanın çatı katında, Seul’ün rüzgarı siyah kabanları savuruyordu.
Taehyung, gözlerini devasa cam kuleye dikmişti. Üzerinde dikişsiz, kapkara bir takım elbise, belinde çift kılıflı tabancaları vardı. Yanında duran Jungkook ise siyah deri ceketi, elindeki ağır makineli silahı ve yüzündeki o sarsılmaz kararlılıkla bir ressamdan çok karanlığın içinden doğmuş bir avcıyı andırıyordu.
Jimin, kulaklığından gelen cızırtılı sesi dinledikten sonra Taehyung’a döndü. "Efendim, Namjoon Komiser teşkilatın dürüst kanadını arkasına aldı. Binanın alt çevresindeki polis barikatlarını içeriden kilitleyerek hareket alanlarını kısıtlıyor. Min üst kattaki helikopter pistinden kaçmak üzere."
Taehyung dudaklarını hafifçe kıvırdı. Gözlerindeki buz gibi nefret, yakıcı bir tutkuyla harmanlanmıştı. Jungkook’a doğru döndü.
Jungkook’un yanağında hafif bir çizik, parmaklarında ise füzen lekesi yerine barut karası vardı. Taehyung, eldivenli parmaklarıyla Jungkook’un çenesini tuttu. Onu kendine çekip alnını genç adamın alnına dayadı. İkisinin de nefesleri soğuk havada buharlaşıyordu.
"Korkuyor musun ressam?" dedi Taehyung. Sesi bir yemin kadar ağır, bir fısıltı kadar yakındı.
Jungkook gözlerini Taehyung’un kapkara irislerine dikti. "Yanındayken ölüm bile bana korkutucu gelmiyor Taehyung. Bu gece o kuleyi Min’in başına yıkacağız."
Taehyung derin bir nefes aldı. Eğilip Jungkook’un dudaklarını tutkuyla, sertçe kavradı. Öpücük bir veda değil; zaferin ve birbirlerine olan mühürlü aidiyetin simgesiydi. Dudaklarını ayırdığında Taehyung’un gözlerinde saf bir avcının ateşi yanıyordu.
"Öyleyse gidelim," dedi Taehyung. "Seul’e gerçek sahibinin kim olduğunu gösterelim."
Aegis Kulesi’nin ana girişindeki devasa camlar patlayarak yerle bir oldu!
Büm!
Jimin’in kontrol ettiği zırhlı araç ana kapıyı kırıp içeri daldığında, lobideki paralı askerler neye uğradığını şaşırdı. Otomatik silahların gürültüsü devasa lobi alanını cehenneme çevirdi.
Taehyung ve Jungkook, patlamanın hemen ardından sisin içinden sıyrıldılar. Taehyung, iki elindeki silahla merdivenlerden inen askerleri tek tek indirirken; Jungkook tam arkasından gelerek Taehyung’un kör noktalarını ustalıkla kapatıyordu.
Jungkook artık tetiğe basarken duraksamıyordu. Taehyung’un ona öğrettiği gibi, hayatta kalmak ve sevdiği adamı korumak için vuruyordu.
Asansörler devre dışı bırakıldığı için yangın merdivenlerinden yukarı, 50. kata doğru tırmanmaya başladılar. Her katta yeni bir çatışma, her basamakta dökülen taze bir kan vardı. Taehyung yaranın sızısını, Jungkook ise bedenindeki yorgunluğu tamamen unutmuştu. İki beden adeta tek bir organizma gibi hareket ediyor, ölüm saçan bir ritimle kuleyi tırmanıyordu.
En üst kata ulaştıklarında koridordaki son korumalar da yere yığıldı.
Çift kanatlı devasa makam kapısı tekmeyle açıldı.
İçeride, Seul Emniyet Müdürü Min panik içinde bir evrak çantasını doldurmaya çalışıyordu. Helikopter pistine açılan cam kapının önünde durmuştu. İçeri giren Taehyung ve Jungkook’u gördüğü an yüzü sapsarı kesildi. Elindeki silahı titreyen elleriyle doğrultmaya çalıştı.
"K-Kim Taehyung!..." diye kekeledi Min. "Y yaklaşmayın! Polisim ben! Devletim!"
Taehyung adımlarını yavaşlattı. Ağır, ezici adımlarla Min’e doğru ilerledi. Siyah kabanı arkasında dalgalanıyordu. Silahını indirdi.
"Sen devlet değilsin Min," dedi Taehyung. Sesi yerin altından gelen soğuk bir uğultu gibiydi. "Sen benim şehrimde sadece kirli bir hamamböceğindin. Ve zamanın doldu."
Min silahı Jungkook’a doğru çevirmeye kalkıştığı an, Jungkook tek bir seri hareketle öne fırladı. Silahın namlusunu yukarı kaldırıp Min’in suratına sert bir dipçik indirdi!
Min kanlar içinde yere serildi. Çenesi kırılmıştı, acı içinde inliyordu.
Jungkook silahını Min’in kafasına doğrulttu. Gözlerindeki masum ressam tamamen geride kalmış, Taehyung’un yanında dövülen o güçlü ruh öne çıkmıştı.
"Bu..." dedi Jungkook nefes nefese, "atölyemi bastığın, hayatımı çalmaya çalıştığın ve Taehyung’u vurmaya kalkıştığın içindi."
Tam o sırada kapıda Kim Namjoon belirdi. Elindeki resmi polis kimliği ve arkasındaki dürüst polis timiyle içeri girdi. Yerdeki kanlar içindeki Min’e ve tepesinde duran Jungkook ile Taehyung’a baktı.
"Jungkook..." dedi Namjoon sakin bir sesle. "Bırak kanun işini yapsın. O adam artık bitti."
Jungkook, Taehyung’a baktı. Taehyung hafifçe başını salladı. Jungkook derin bir nefes alarak silahını indirdi.
Namjoon kelepçeleri çıkarıp Min’i yere yapıştırdı. "Min Jae-sung, vatana ihanet, rüşvet ve suikast azmettirmekten tutuklusunuz." Namjoon ayağa kalktı, kelepçelediği Min’i adamlarına teslim ettikten sonra Taehyung ve Jungkook’a döndü.
"Resmi kayıtları temizledim," dedi Namjoon, Jungkook’un gözlerinin içine bakarak. "Jeon Jungkook ismi sistemden tamamen silindi. Artık aranan bir suçlu değilsin dostum. Özgürsün."
Jungkook gülümsedi ama bakışları Namjoon’dan yanındaki adama kaydı.
"Ben zaten özgürüm Namjoon," dedi Jungkook. Handini Taehyung’un eline bıraktı. "A ait olduğum yerdeyim."
Taehyung, Jungkook’un elini kenetledi. Namjoon bir anlık sessizliğin ardından başıyla hafifçe selam verip adamlara binayı tahliye etme emri verdi.
Kulenin helikopter pistinde, Seul’ün tüm ışıkları ayaklarının altındaydı. Fırtına tamamen dinmiş, gökyüzündeki kara bulutlar dağılarak yerini şafağın ilk kızıllaşan ışıklarına bırakmıştı.
Taehyung, arkadan yaklaşarak kollarını Jungkook’un beline doladı. Çenesini ressamın omzuna yasladı.
"Şehir artık bizim ressam," dedi Taehyung, sesi bu defa sadece tutku ve derin bir huzur taşıyarak. "Karanlık bitti."
Jungkook başını geriye atıp Taehyung’un yanağına tatlı bir öpücük kondurdu. "Şehir senin olabilir Taehyung... Ama sen benimsin."
Taehyung, Jungkook’u kendine çevirdi. Seul’ün üzerindeki şafak vakti ikilinin üzerine vururken, dudakları uzun, tutkulu ve geleceğe atılan bir yemin gibi birleşti. Kan, barut ve intikam geride kalmış; geriye sadece iki ruhun kırılmız bağı kalmıştı.