İçeriğe geç

​KATİL ARAMIZDA

Bölüm 3 · 9 dk okuma

​KATİL ARAMIZDA

Bölüm 3

3. Bölüm

BÖLÜM 3

​Arthur’un kapı eşiğindeki silueti, odadaki o hafif gaz lambası ışığının altında devasa bir gölge oluşturuyordu. Yüzündeki kibar tebessüm yerli yerindeydi ama gözlerindeki o donuk, soğuk bakış tüylerimi ürpertmeye yetti. Elindeki çay bardağından yükselen cılız buhar, aramızdaki o gergin havayı daha da belirginleştiriyordu.

​Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarparken, masanın üzerindeki cam vitrin kutusuyla Arthur arasında mekik dokuyan gözlerimi saklamaya çalıştım. İçimdeki korkuyu belli etmemek için derin bir nefes aldım ama sesimin titremesine engel olamadım.

​— A-Arthur Bey... Ben... Özür dilerim, dedim geriye doğru bir adım atarak. — Koridorda yürürken kapının aralık olduğunu gördüm. Tablolar gibi bu odanın da mimarisine merak duydum. İzniniz olmadan girmemeliydim.

​Arthur ağır adımlarla içeri girdi. Ahşap taban board’larının gıcırtısı, kalbimin atışıyla ritim tutuyor gibiydi. Yavaşça maun masaya doğru ilerledi. Elindeki çay bardağını masanın kenarına bıraktı. O yumuşak porselen tıkırtısı, o an bana bir idam sehpasının kurulma sesi gibi geldi.

​— Merak, insanoğlunun en büyük meziyetidir James, dedi sesi her zamanki gibi babacan ama bir o kadar da mesafeliydi. Parmağının ucuyla cam vitrinin üzerine dokundu. — Ama yanlış kapıları aralayan merak, bazen sahibine ağır bedeller ödetir.

​Gözlerim istemsizce tekrar o pembe, kelebekli tokaya kaydı. Lily’nin sabah saçında gördüğüm tokanın aynısıydı. Hatta kilitli, sergilenen bir koleksiyon parçası gibi duruyordu burada. Arthur bakışlarımı takip etti.

​— Buna bakıyordun, değil mi? dedi hafifçe gülümseyerek.

​— Şey... Evet. Şık bir toka ama bu kadar özel bir vitrinin içinde durması dikkatimi çekti.

​Arthur vitrinin kapağını yavaşça kaldırdı. İçindeki kadife kılıfın üstünde duran tokayı nazikçe eline aldı.

​— Bu kasaba bana çok şey öğretti James. İnsanların arkalarında bıraktığı küçük anıların, aslında devasa sırları barındırdığını... Bu toka da öyle. Kasaba meydanında gördüğün o tatlı küçük kızın, Lily’nin eşyası. Geçen hafta kütüphanenin bahçesinde düşürmüştü. Bulup sakladım. Onların ailesi için anlamı büyüktür ama unutkanlık da insanların bir parçası.

​Sözleri o kadar derli toplu, o kadar mantıklı geliyordu ki... Ancak gözlerindeki o buz gibi ifade ile dudaklarından dökülen bu kibar cümleler arasında devasa bir tezat vardı. Lily’nin bana işaret diliyle söylediği o cümle zihnimde yankılandı: "Kasabada kötü biri var... Siyah gölge..."

​— Neden ona geri vermediniz? dedim kendimi tutamayarak.

​Arthur tokayı tekrar yerine bıraktı ve vitrinin kapağını kapattı. Bana doğru döndü. Bakışları derinleşti.

​— Doğru zamanı bekliyorum evlat. Ravenwood’da her şeyin bir zamanı vardır. Tıpkı senin buraya gelişin gibi. Şimdi gel, salona dönelim. Tyler seni merak etmiştir. Satrançta beni mat etmek üzereydi zaten.

​Hiçbir şey söylemeden önden yürümesine izin verdim. Odadan çıkarken son bir kez o masaya ve üzerindeki objelere baktım. Masanın diğer ucundaki gazete kupürlerinde eski haberler gözüme çarptı ama okuyacak kadar vaktim olmadı. Arthur beni salona yönlendirdi.

​Salona döndüğümüzde Tyler şöminenin karşısındaki koltukta yayılmış, elindeki satranç kalesini evirip çeviriyordu. Bizi görünce doğruldu.

​— Neredesin dostum? Arthur Bey seni bulmaya gitti. Ben de tam kalkıp bakacaktım, dedi neşeyle.

​— Biraz evi geziniyordum Tyler, sorun yok, dedim ve hızla koltuğuma oturdum. Elleri titriyordu. İki elimi kenetleyerek dizlerimin arasına sıkıştırdım.

​Arthur masadaki satranç tahtasının başına geçti. Son derece sakin bir hamleyle Tyler’ın şahını sıkıştırdı.

​— Şah ve mat, dedi hafifçe tebessüm ederek. — Zihnini tek bir hamleye odaklarsan Tyler, yan taraftan gelen tehlikeyi göremezsin.

​Tyler yenilginin verdiği hafif mahcubiyetle güldü.

​— Haklısınız Arthur Bey. Dersimi aldım.

​Gece ilerledikçe odadaki hava benim için çekilmez bir hal alıyordu. Arthur’un her hareketi, her gülüşü artık gözümde bir maskeden ibaretti. Saat gece yarısını geçtiğinde Arthur ayağa kalktı.

​— İkiniz de yoruldunuz. Yarın ustalar evde yoğun çalışacak. Yatıp dinlenin. Ben de odama çekiliyorum, dedi ve dilsiz uşaktaki hırkasını alarak üst kata doğru yürüdü.

​Tyler ile odalarımıza çıktık. Kendi odama girmeden önce Tyler’ın kolunu tuttum. Sesimi fısıltıya düşürdüm.

​— Tyler... Gece kapını kilitle.

​Tyler şaşkınlıkla bana baktı.

​— Ne oldu James? Yine ne gördün?

​— Çalışma odasındaydım... Masasında Lily’nin tokası var. O dilsiz kızın... Ve bana söyledikleri mantıklı gelmiyor. Dikkatli olalım, lütfen.

​Tyler derin bir iç çekti. Yüzünde acıma ve endişe karışımı bir ifade belirdi.

​— James... Dostum, seni anlıyorum. Kardeşinin acısı, fotoğraflar, bu kasabanın garip havası... Ama her şeyin altında bir felaket arama. Adam bize evini açtı. Bırak da şu iki günü huzurla geçirelim.

​Sözlerinin faydasız olacağını anladım. Tyler olaylara sadece dışarıdan bakıyordu. "İyi geceler" deyip odama geçtim ve kapıyı arkamdan kilitledim.

​Gece uzun ve ıstıraplı geçti. Dışarıda rüzgar şiddetini artırmış, ağaç dalları konağın yüksek pencerelerine vuruyordu. Gözlerimi her kapattığımda zihnimde üç şey birleşiyordu: Aile fotoğrafımdaki o siyahlı adam, Olivia Teyze’nin "O eve girmeyin" feryadı ve Arthur’un masasındaki pembe kelebekli toka.

​Gecenin bir yarısı, saat muhtemelen üç sularıydı. Dışarıdaki rüzgar sesinin arasında, koridordan gelen hafif ahşap gıcırtıları duydum.

​Yatakta aniden doğrulup oturdum. Nefesimi tuttum.

​Gıcırtılar yavaş adımlarla ilerliyordu. Adımlar tam benim kapımın önünde durdu. Kapının altındaki boşluktan sızan ışık, dışarıda duran birinin gölgesiyle kesildi. Biri kapımın önünde dikilmiş, içeriye kulak kabartıyordu.

​Gözlerimi kapının koluna diktim. Kalbim sanki kaburgalarımı kıracakmış gibi çarpıyordu. Birkaç saniye boyunca hiç hareket olmadı. Ardından kapı kolu yavaşça, milim milim aşağı indi!

​Kapıyı kilitlediğim için şükrettim. Kol kilitte takılıp kalınca dışarıdaki gölge hafifçe kımıldadı. Ardından yavaş adımlarla koridorun sonuna, Arthur’un çalışma odasına doğru uzaklaştı.

​O gece bir daha gözümü kırpamadım.

​Ertesi sabah uyandığımda havanın kapalı ve kasvetli olduğunu gördüm. Aşağı indiğimde Tyler çoktan uyanmıştı. Arthur ise mutfakta bize taze kahve hazırlıyordu. Yüzündeki o sakin tebessümü yine üzerindeydi.

​— Günaydın James! Nasıl uyudun? Dedi Arthur kahveyi fincana doldururken.

​— Biraz uykusuzum. Ev geceleri çok ses yapıyor, dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak.

​— Ah, evet. Söylemiştim, eski ahşaplar gece soğuyunca çok esner ve gıcırdar. Zamanla alışırsın, dedi hiç renk vermeden.

​Kahvaltıdan sonra Tyler ustaların durumuna bakmak için bizim eve geçti. Arthur da kasabadaki bazı işleri için evden çıkacağını söyledi.

​— Ben öğleden sonra dönerim çocuklar. Ev sizin, rahatınıza bakın, diyerek palto ve şapkasını alıp çıktı.

​İşte fırsat ayağıma gelmişti. Konağın kapısı kapandığı an hızlıca üst kata çıktım. Arthur’un çalışma odasının kapısına yaklaştım. Kapı kolunu çevirdim; kilitliydi.

​Vazgeçmeye niyetim yoktu. Koridordaki antika sehpanın üzerindeki ince metal süs iğnesini aldım. Yetimhanede büyürken çocuklardan öğrendiğim birkaç basit kilit açma numarasını zihnimde canlandırdım. İğneyi kilidin içine sokup birkaç kez çevirdim. Hafif bir tık sesiyle kapı açıldı!

​İçeri girip kapıyı arkamdan kapattım. Doğrudan maun masaya koştum.

​Cam vitrinin içindeki toka hâlâ oradaydı. Ama benim asıl aradığım şey masanın üzerindeki gazeteler ve çekmeceydi. Çekmeceleri tek tek açmaya başladım. İlk iki çekmecede sadece eski kitaplar ve faturalar vardı.

​Ancak en alttaki kilitli çekmece dikkatimi çekti. Masanın üzerindeki ağır pirinç mumluğun altını kontrol ettim ve şansıma küçük bir anahtar buldum. Anahtarı deliğe sokup çevirdim.

​Çekmece açıldığında gördüğüm şey karşısında nutkum tutuldu.

​Çekmecenin içinde onlarca küçük, kişisel eşya vardı:

​Küçük, yıpranmış bir oyuncak araba,

​Gümüş bir kadın yüzüğü,

​Kurumuş bir kan lekesi barındıran dantel bir mendil,

​Ve... eski, sararmış bir gazete kupürü küpü.

​En üstteki gazete kupürünü elime aldım. Manşette şu yazıyordu:

"KASABADA BİR KAYIP DAHA: 8 YAŞINDAKİ DAISY ŞAHİN’DEN İZ YOK!"

​Gözlerim karardı. Başım döndü. Ellerim şiddetle titremeye başladı.

​Kupürün yanında bir fotoğraf vardı. Ailemin piknikte çekildiği o fotoğraf... Ve fotoğrafın arkasında Arthur’un el yazısıyla yazılmış bir not duruyordu:

​"Koleksiyonun en nadide parçası. Ravenwood’a geldiklerinde tamamlanacak."

​Koleksiyon... Arthur’un bahsettiği o "sanat koleksiyonu" tablolar değildi! O, kaçırdığı, zarar verdiği insanların eşyalarını biriktiren hastalıklı bir koleksiyoncuydu! Lily’nin tokası, Olivia Teyze’nin gelininden kalan gümüş yüzük, başkalarının oyuncakları... Ve kardeşimin kaybolduğu gün çekilen o fotoğraftaki çalıların arkasındaki adam... Arthur’un gençliğiydi!

​Kardeşimi kaçıran, ailemi yok eden adam tam karşımdaki evde duruyordu. Ve ben dünden beri onun yemeğini yiyor, onun çatısı altında uyuyordum!

​O an derin bir dehşet ve ardından gelen muazzam bir öfke dalgası tüm bedenimi kapladı. Kupürleri ve fotoğrafı hızla cebime tıkıştırdım. Çekmeceyi kapatıp kilitledim. Odadan çıkıp hemen Tyler’ı bulmalı ve buradan kaçmalıydık.

​Hızla çalışma odasından çıktım. Koridorda koşar adımlarla ilerlerken merdivenlerden gelen ayak seslerini duydum.

​Arthur dönmüştü! Erken gelmişti!

​Panikle koridorun sonundaki banyoya saklandım. Kapıyı hafifçe aralık bıraktım. Arthur ağır adımlarla yukarı çıktı. Doğrudan çalışma odasına yürüdü. Kapının açık olduğunu fark edince adımları hızlandı.

​İçeri girdi. Birkaç saniye sonra odadan korkunç, buz gibi bir bağırış yükseldi:

​— JAMES!

​O kibar, babacan ses gitmiş; yerine adeta bir canavarın kükremesi gelmişti!

​Daha fazla beklemedim. Banyodan fırlayıp merdivenlere doğru koşmaya başladım. Arthur çalışma odasından çıkıp arkamdan bağırdı:

​— Geçmişi eşelememen gerekirdi evlat! Tıpkı kardeşin gibi sen de çok meraklısın!

​Merdivenleri ikişer üçer atlayarak aşağı indim. Dış kapıya koştum ama kapı ağır bir kilit mekanizmasıyla kilitlenmişti! Anahtar üzerinde değildi.

​Arkamı döndüğümde Arthur merdivenlerin başındaydı. Elinde artık çay bardağı değil, ağır, demir bir baston vardı. Yüzündeki o asil ifade tamamen silinmiş, yerini gözü dönmüş bir caniye bırakmıştı.

​— Buradan çıkış yok James, dedi yavaşça merdivenlerden inerken. — Tıpkı Daisy’nin çıkamadığı gibi. Ama üzülme... Seni onun yanına göndereceğim. Koleksiyonum seninle tamamlanacak!

​Sırtımı kapıya dayadım. Gidecek hiçbir yerim kalmamıştı. House'un içinde kısıp kalmış bir av gibiydim.

​Tam o sırada, salonun bahçeye açılan büyük cam penceresinden devasa bir gürültü yükseldi! Camlar tuzla buz oldu!

​İçeri elinde ağır bir demir çubukla Tyler ve arkasında elinde tüfekle Olivia Teyze’nin damadı (veya kasabadan birileri) girdi!

​— James! Diye bağırdı Tyler. — Ustalar evde eski bir kilitli kutu buldu, içinde Arthur’un ismi ve kanlı kıyafetler vardı! Çık oradan!

​Arthur arkasına döndüğü an, hayatımın en büyük cesaretini toplayarak öne atıldım. Taekwondo antrenmanlarımda yıllardır refleks haline getirdiğim o hareketi zihnimde canlandırdım. Tüm gücümle vücudumu döndürüp Arthur’un elindeki demir bastona doğru döner döner dönel bir döner teme (Dollyo Chagi) savurdum!

​Ayağım tam bileğine ve bastona denk geldi. Baston büyük bir gürültüyle elinden fırlayıp halının üzerine düştü. Arthur dengesini kaybedip merdivenlerin basamaklarına yuvarlandı.

​— Tyler! Koş! Diye bağırdım.

​Tyler kırık pencereden içeri atlayıp kolumdan tuttu. Birlikte dışarı fırladık. Bahçede bizi elinde tüfekle Olivia Teyze bekliyordu. Yaşlı kadının gözlerinde ilk kez korku değil, intikam ateşi yanıyordu.

​— Polisleri aradım! Kasaba halkı meydana toplanıyor! Dedi Olivia Teyze.

​Arkamıza bakmadan kasaba meydanına doğru koşmaya başladık. Arkamızdan Arthur’un konağından yükselen öfke dolu bağırışlar Ravenwood’un sisli havasında yankılanıyordu.

​Meydana vardığımızda Leo, Lily ve ailesi, kasabalılar toplanmıştı. Tyler cebindeki kanlı kanıtları ve benim Arthur’un çekmecesinden aldığım gazete kupürlerini kütüphanenin önündeki masaya fırlattım.

​— Siyah gölge o! Diye bağırdım soluk soluğa. — Yıllardır kasabadaki çocukları kaybettiren, o cinayeti işleyen adam Arthur! Kardeşimi de o aldı!

​Lily koşarak yanıma geldi. Ellerini hızla hareket ettirdi:

​S-A-N-A S-Ö-Y-L-E-M-İ-Ş-T-İ-M... S-İ-Y-A-H G-Ö-L-G-E O!

​Küçük kıza sarıldım. Kasaba halkı gördükleri kanıtlar karşısında dehşete düşmüştü. Çok geçmeden siren sesleri Ravenwood sokaklarını doldurmaya başladı. Şehir dışından gelen polis ekipleri, kasabalıların rehberliğinde Arthur’un konağına baskın düzenledi.

​Saatler sonra, polisler Arthur’u kelepçeli halde konaktan çıkarırken kasaba meydanında büyük bir sessizlik vardı. Yıllardır süren o ağır, tekinsiz sis sanki ilk kez dağılmaya başlıyordu.

​Polis amiri yanımıza gelip Arthur’un evinin bodrumunda kilitli bir gizli oda bulduklarını, orada yıllardır kayıp olan insanlara ait yüzlerce eşya ve eski kalıntılar tespit edildiğini söyledi. Kardeşim Daisy belki geri gelmeyecekti, ailem geri gelmeyecekti ama en azından onlara ne olduğu gerçeği ortaya çıkmıştı. Yıllardır içimi kemiren o belirsizlik zehri, yerini derin bir acıya ama aynı zamanda devasa bir rahatlamaya bırakmıştı.

​Akşama doğru, hava kararmadan hemen önce bahçede otururken Lily yanıma yaklaştı. Avucunu açtı. Avucunun içinde, o pembe kelebekli tokanın eşi duruyordu. Polisler evdeki eşyaları sahiplerine teslim etmeye başlamıştı.

​Lily tokayı saçına taktı. Sonra ellerini kaldırıp bana gülümsedi:

​T-E-Ş-E-K-K-Ü-R E-D-E-R-İ-M J-A-M-E-S. K-A-S-A-B-A-M-I-Z-I K-U-R-T-A-R-D-I-N.

​Ellerimi kaldırıp cevap verdim:

​B-İ-R-L-İ-K-T-E K-U-R-T-A-R-D-I-K L-İ-L-Y.

​Tyler yanıma gelip omzumu sıktı.

​— Artık o evi gerçekten yenileyebiliriz James. Ya da başka bir yere gidebiliriz. Ne istersen...

​Gözlerimi Ravenwood’un artık o kadar da korkutucu görünmeyen ormanlarına diktim.

​— Hayır Tyler, dedim kararlı bir sesle. — Burada kalacağız. Bu kasabanın yaralarını birlikte saracağız.

​Ravenwood’a gece çökerken, ilk kez penceremi kapatma ihtiyacı hissetmedim. Çünkü artık gölgelerin arkasında saklanan o cani yoktu. Ve ben, yıllar sonra ilk kez, kardeşime verdiğim sözü tutmanın huzuruyla derin bir nefes aldım.

Bölüm sonu

1 yorum