BÖLÜM 2
Gece boyunca zihnimde dolaşan siluetler, kesik bacaklar ve o çalıların arkasındaki meşum adam resmi, berbat bir uykunun kapılarını aralamıştı. Yine de gözlerimi sabahın ilk ışıklarıyla açtığımda, içimde tarif edemediğim bir durgunluk vardı. Yıllardır omzumu çökerten o ağır taş, Ravenwood’un rutubetli havasında biraz daha hafiflemiş gibiydi. Ya da belki de dürüst olmalıydım; yan komşumuz Arthur Bey’in o babacan, güven veren tavrı beni bu kasabanın tekinsizliğinden bir an olsun soyutlamıştı.
Yataktan kalkıp üzerimi değiştirdim. Tyler salondaki eski kanepenin üzerinde, bacaklarını dışarı sarkıtmış halde mışıl mışıl uyuyordu. Ona ilişmeden sessiz adımlarla banyoya geçtim. Yüzüme çarptığım soğuk su, zihnimdeki bulanıklığı silip süpürürken aynadaki yansımama baktım. Gözlerimin altındaki mor halkalar derinleşmişti ama en azından dün geceki panik atağın izleri silinmişti.
Banyodan çıktığımda Tyler esneyerek doğruluyordu. Saçları darmadağınık bir halde bana baktı.
— Nasıl hissediyorsun dostum? Günaydın bu arada, dedi sesini henüz tam toparlayamamış bir halde.
— Daha iyiyim Tyler, gerçekten. Dün gece için... özür dilerim. Seni de korkuttum.
— Saçmalama James. Yıllardır içinde tuttuğun şeylerin bir yerde patlayacağı belliydi. Ama şanslıyız ki şu Arthur Bey denk geldi. Adam tam zamanında yetişti.
Başımı sallayarak onayladım. Haklıydı. Arthur olmasaydı Tyler’ın o panikle ne yapacağını hayal bile edemiyordum.
— Ben diyorum ki, dedi Tyler ayağa kalkıp gerinerek, — Şu evi biraz yaşanır hale getirelim. Akşama adam yemeğe gelecek, adamı bu rutubetin ve tozun içinde ağırlamayalım değil mi?
— Haklısın. Kolilerden birkaç temiz kap kacak çıkaralım. En azından oturacak düzgün bir yerimiz olsun.
Gün boyu zamanımızı evi temizlemeye ve kolileri açmaya adadık. Duvarlardaki soyulmuş kağıtları toparlayamasak da en azından yerdeki toz tabakasını temizlemiş, eski masayı ve sandalyeleri sağlamlaştırmıştık. Zaman su gibi akıp geçmiş, hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Ravenwood'a akşam çöktüğünde kasaba yine o kasvetli, ağır örtüsüne bürünüyordu. Pencerelerden dışarı baktığımda sokak lambalarının cılız ışıkları dışında her yer zifiri karanlığa teslim oluyordu. Olivia Teyze’nin "Pencerelerini kapalı tut" uyarısı zihnimin bir köşesinde yankılansa da bu akşam içimde o korkudan ziyade tatlı bir merak vardı.
Saat tam sekizi çeyrek geçe kapı çaldı. Kesik ve boğuk değil, ritmik ve nazik üç vuruş...
Tyler koşar adımlarla kapıya yöneldi ve anahtarı çevirdi. Eşikte duran Arthur Bey, elinde üzeri şık bir örtüyle kapatılmış büyük bir tepsi ve güler yüzüyle bize bakıyordu.
— İyi akşamlar genç adamlar! Söz verdiğim gibi geldim. Umarım acıkmışsınızdır, dedi neşeyle.
— Hoş geldiniz Arthur Bey! Geçin lütfen, diyerek kenara çekildi Tyler.
Arthur içeri adım attığı an, odadaki o ağır rutubet kokusu bir anda kırıldı. Üzerinden yayılan hafif odunsu parfüm kokusu ve elindeki tepside duran sıcak yemeğin buharı, harabe salonumuza adeta bir ev sıcaklığı getirdi. Üzerindeki şık paltosunu çıkarıp askılığa astı. Altında yine özenle ütülenmiş bir gömlek ve süveter vardı. Her haliyle bu kasabanın sıradanlığından sıyrılan bir asillik taşıyordu.
— Ev bayağı toparlanmış, ellerinize sağlık. Ama tabii ki hâlâ yapılacak çok iş var, dedi etrafı süzerek.
— Elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalıştım Arthur Bey, buyurun şöyle geçin, diyerek sağlamlaştırdığımız masayı gösterdim.
Arthur tepsiyi masanın ortasına bıraktı ve üzerindeki örtüyü kaldırdı. Burnumuza buram buram fırınlanmış et ve taze sebze kokuları yayıldı. Porselen tabaklar, dumanı tüten yemekler... Londra’da bile böyle güzel bir sofra görmeyeli uzun zaman olmuştu. Ayrıca yanında getirdiği şık bir çay takımı ve porselen demlik dikkatimi çekti.
— Tek başıma yaşadığım için yemek pişirmek benim en büyük hobimdir çocuklar. Koca evde kendi kendime pişirip yemekten sıkılmıştım, bana da bahaneler lazım böyle. Hadi, soğutmadan oturun.
Masaya kurulduk. İlk birkaç dakika sadece yemeğin lezzeti üzerine konuşarak geçti. Tyler tabağındakileri adeta silip süpürürken ben de uzun zamandır ilk kez iştahla yemek yediğimi fark ettim. Arthur ise tabağıyla az ilgileniyor, daha çok bizim yiyişimizi büyük bir memnuniyetle izliyordu.
Yemeğin sonlarına doğru Tyler çayları doldurmak için ayağa kalktı. Sıcak çaylarımızdan yudumlarken gözüm masanın üzerindeki o eski fakat bakımlı köstekli saate takıldı. Arthur da bakışlarımı fark etmiş olmalı ki saati eline alıp parmaklarının arasında gezdirdi.
— Eski şeylere merakım vardır James. Ravenwood gibi unutulmuş yerlerde bu tarz antika eşyaların hikayeleri çok olur, dedi derin bir sesle.
— Gerçekten çok şık bir saat. Bu arada Arthur Bey... Evinizden bahsetmiştiniz. Kasabanın biraz dışında mı kalıyor yoksa tam yanımızdaki ev mi? Dün gece tam anlayamamıştım.
— Tam yanınızdaki ev James. Ağaçların arkasında kalan, yüksek çitleri olan ev. İçi biraz geniştir, hatta biraz fazla geniş... Yalnız bir adam için fazla büyük bir alan ama tablolarım ve kitaplarım için harika bir sığınak.
— Tablolar mı? Resimle mi ilgileniyorsunuz? diye sordu Tyler çayından bir yudum alarak.
— Bir nevi kolleksiyonculuk diyelim. Dünyanın farklı yerlerinden topladığım, kendi ruhuma dokunan yağlı boya tablolarım var. Evimin her duvarı onlarla kaplıdır. Bir gün sizi misafir etmek isterim, kendi gözlerinizle görürsünüz.
— Çok isteriz, dedim samimiyetle.
Tam o sırada konu benim evin durumuna geldi. Arthur bakışlarını odanın tavanındaki çatlaklarda gezdirdi.
— Bu ev yıllardır boştu çocuklar. Havasız kalmış, temeli rutubet çekmiş. Burada bu şekilde yaşamanız sağlığınız için hiç iyi değil. Ciddi bir bakımdan geçmesi gerek. Tesisat, duvar kağıtları, çatı...
Tyler tam bu esnada lafa girdi. Ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı.
— Aslında ben bugün bunu düşünüyordum Arthur Bey. Londra’da inşaat ve dekorasyon işi yapan çok yakın tanıdıklarım var. Eller çok çabuktur. Bir telefonuma bakar, atlayıp gelirler.
— Gerçekten mi Tyler? Bu kadar kısa sürede halledebilirler mi? diye sordum şaşkınlıkla.
— Ne demek halledelim James! Çocuklarla aramız çok iyidir. Şunları bir arayayım ben. Eğer uyarlarsa 1-2 güne gelir, evi baştan aşağı yenilerler. Ben bir dışarı çıkıp görüşeyim, burada şebeke biraz zayıf çekiyor, diyerek izin istedi ve salondan çıkıp ön kapıya doğru yürüdü.
Salonda sadece Arthur ve ben kalmıştık. Masadaki dumanı tüten çay bardaklarının arasında sessizlik hakim oldu. Dışarıda hafif bir rüzgar çıkmış, kurumuş yaprakları penceremize vuruyordu. Arthur çay bardağını tabağına yavaşça bıraktı. Porselenin çıkardığı hafif tıkırtı odada yankılandı.
Bana doğru biraz eğildi. Yüzündeki o babacan tebessüm yerini daha ciddi, sorgulayıcı ama bir o kadar da şefkatli bir ifadeye bıraktı. Gözlerinin içine baktığımda zihnimi okumaya çalışan derin bir zeka görüyordum.
— Eee James... dedi ses tonunu biraz düşürerek. — Tyler telefonda ustalarla görüşürken biz baş başa kaldık. Yüzün hâlâ biraz solgun evlat.
— Yorgunluktandır Arthur Bey...
— Hayır, dedi nazikçe sözümü keserek. — Ben insanları okumayı iyi bilirim James. Dün gece geçirdiğin o kriz sadece yol yorgunluğu ya da taşınma stresi olamaz. Senin gözlerinde derin bir acı var. Seni içten içe kemiren, peşini bırakmayan, Londra’dan buraya kadar kovalayan ağır bir şeyler var, değil mi?
Ağır bir iç çektim. Bakışlarımı masadaki sıcak çay bardağına indirdim. İki elimle bardağı kavrayıp sıcaklığının parmaklarıma yayılmasına izin verdim. Karşımdaki adam o kadar güven veriyordu ki, yıllardır içimde sakladığım, kimseye tam olarak anlatamadığım o zehri akıtma isteği duydum.
— Haklısınız... dedim boğuk bir sesle. — Benim geçmişim pek parlak değil Arthur Bey. Buraya bir şeylerden kaçmak için geldim ama kaçtıkça daha çok batıyorum sanki.
— Anlatmak istersen dinlerim evlat. Bazen bir yabancıya anlatmak, dostuna anlatmaktan daha kolaydır.
— Ailemi kaybettim ben, dedim gözlerimi bardağa sabitleyerek. — Ama asıl canımı yakan onların ölümü değil... Onların nasıl öldüğü. Yıllar önce bir piknik gününde küçük kız kardeşim Daisy bir anda kayboldu. İzine rastlanmadı. O günden sonra ailemiz dağıldı. Annem kendini astı, babam aşırı doz ilaçla canına kıydı. Ben yetimhanede büyüdüm.
Arthur derin bir sessizlik içinde beni dinliyordu. Yüzündeki ciddiyet daha da derinleşmişti.
— Dün gece... dedim duraksayarak. — Dün gece eski fotoğraflara bakıyorduk Tyler’la. Daisy’nin kaybolduğu gün çekilen fotoğraflara... Ve bir şey fark ettik. Fotoğrafların arka planında, ağaçların arkasından Daisy’yi izleyen siyahlar içinde bir adam vardı. Her fotoğrafta... Kardeşim kaybolmamış Arthur Bey. Onu biri izlemiş, onu biri kaçırmış! Ve ben yıllardır buna sadece 'kayboldu' deyip kendimi kandırmışım.
Sözlerim bittiğinde odada ağır bir hava oluştu. Arthur başını yavaşça salladı. Yüzündeki ifadeden ne düşündüğünü anlamak zordu ama gözlerinde çakan o tuhaf ışığı fark ettim. Acıma mıydı, şaşkınlık mı yoksa başka bir şey mi?
— Bu... gerçekten çok ağır bir yük James, dedi kısık bir sesle. — Bir çocuğun belirsizliği, ölümlerin en ağırıdır. Ama geçmişe saplanıp kalmak seni bitirir. Bu kasabaya yeni bir sayfa açmak için geldin, bunu unutma.
Tam o sırada kapı açıldı ve Tyler neşeyle salona girdi. Telefonunu cebine koyarken yüzünde zafer kazanmış bir eda vardı.
— İş tamamdır! dedi yüksek sesle, odadaki ağır havayı bir anda dağıtarak. — Çocuklarla konuştum. Yarın sabah erkenden yola çıkıyorlar. Malzemeleri toplayıp gelecekler. 1-2 güne bu evi pırıl pırıl yaparlar, baştan aşağı yenilerler!
— Harika haber Tyler! dedi Arthur anında eski neşeli tonuna dönerek.
— Yalnız bir durum var James, dedi Tyler bana dönerek. — Adamlar çalışırken bizim bu evde kalmamamız gerekiyormuş. Tesisat sökülecek, tavanlar kazınacak, boya yapılacak. 'Tozdan ve pastan nefes alamazsınız, 2 gün başka bir yerde kalın' dediler. Ben de kasabada bir otel veya pansiyon bakarız diye düşünüyordum.
Arthur masadan kalkarak ellerini birleştirdi. Yüzünde cömert ve babacan bir gülümseme belirdi.
— Saçmalamayın çocuklar! Ne oteli, ne pansiyonu? Ravenwood’da düzgün bir otel bile yok zaten.
— Ama Arthur Bey, size daha fazla yük olmak istemeyiz... dedi Tyler mahcup bir şekilde.
— Ne yükü evlat? Dediğim gibi, benim evim koca bir konak gibi. Yan yana iki konuk odam var, ikisi de tertemiz ve hazır. Siz evi ustalara teslim edin, tadilat bitene kadar benim misafirimsiniz. Çayımızı içeriz, sohbet ederiz. Yalnız bir adama neşeli arkadaşlarsınız işte. Hiç itiraz istemiyorum, bu konu kapanmıştır.
Tyler ile göz göze geldik. Tyler’ın gözlerinde "Kaçırılmayacak fırsat" ifadesi vardı. Zaten bu harabe evde tozun toprağın içinde kalmaktansa, Arthur’un o lüks ve sıcak evinde 2 gün geçirmek fikri bana da inanılmaz cazip gelmişti.
— Gerçekten çok teşekkür ederiz Arthur Bey, dedim minnettar bir sesle. — Bu iyiliğinizi nasıl öderiz bilmiyorum.
— Lafı bile olmaz James. Komşuluk bugünler içindir, dedi Arthur gülümseyerek. Saatine baktı. — Saat epey geç olmuş. Sizi daha fazla yormayayım. Yarın sabah ustalar gelmeden eşyalarınızı toparlarsınız, ben de sizi evimde ağırlarım. Sonrasını da duruma göre düşünürüz.
Arthur tepsiyi ve porselenleri toplarken bize tekrar iyi geceler diledi. Onu kapıdan uğurladıktan sonra kilit sesini duyana kadar arkasından baktık.
— Adam gibi adam ya! dedi Tyler kapıyı kapatıp arkasını dönerken. — Şansımıza bak James. Bu tekinsiz kasabada melek gibi bir adama denk geldik.
— Evet... Gerçekten çok iyi biri, dedim.
Ama içimde, ruhumun en derin yerinde anlatamadığım garip bir ürperti kalmıştı. Arthur’a ailemin hikayesini anlatırken gözlerinde beliren o anlık ifade... O bakış, sadece acıyan bir komşunun bakışı mıydı, yoksa başka bir şey mi? Zihnimdeki bu saçma şüpheyi hemen bastırmaya çalıştım. Adam bize kucağını açmış, yemeğini paylaşmış, evini teklif etmişti. Bu kadar iyiliğin arkasında bir kötülük aramak benim paranoik zihnimin bir oyunuydu sadece.
Ertesi sabah erkenden uyandık. Tyler’ın arkadaşları olan usta ekibi tam dedikleri saatte, büyük bir kamyonetle evin önüne geldiler. İki genç, enerjik adam araçtan inip hızlıca keşif yapmaya başladılar. Evi gezdikten sonra Tyler haklı çıktığını gösterircesine sırtımı sıvazladı. Ustalar, evdeki tüm ağır işleri halledeceklerini, bizim sadece kişisel eşyalarımızı alıp evden çıkmamız gerektiğini söylediler.
Sırt çantalarımıza birkaç parça kıyafet, hijyen malzemeleri ve en önemlisi aile fotoğraf albümümüzü koyduk. Onlar içeride kırıp dökmeye başlarken biz de çantalarımızı alıp bahçeye çıktık.
Gündüz gözüyle bile Ravenwood sokakları sakindi. Sis, ağaçların tepelerine çökmüş, hafif bir çiseleme etrafı ıslatıyordu. Tam bahçe kapısından çıkacakken, yolun karşı tarafından bize doğru yürüyen birini gördük.
Bu, dün sabah elinde kekle gelen Olivia Teyze’ydi.
Üzerinde eski, koyu renk bir hırka vardı. Adımları dünkü kadar neşeli değildi; aksine oldukça tedirgin ve hızlı görünüyordu. Elindeki file torbayı sıkıca tutmuş, gözlerini etrafta gezdiriyordu. Bizi görünce duraksadı, ardından adımlarını bize doğru yöneltti.
— Günaydın delikanlılar... dedi sesi biraz pürüzlü çıkarak. Gözleri evimizin önündeki ustalara ve kamyonete kaydı. — Ne oluyor burada? Taşınıyor musunuz yoksa?
— Günaydın Olivia Teyze, dedim öne çıkarak. — Hayır, taşınmıyoruz. Evi tadilata soktuk. Birkaç güne baştan aşağı yenilenecek.
Olivia Teyze’nin yüzü aniden gerildi. Gözleri kısıldı, etrafına bakındı.
— Tadilat mı? Peki siz nerede kalacaksınız bu kargaşada?
— Yan komşumuz Arthur Bey sağ olsun, dedi Tyler neşeyle. — Bizi kendi evine davet etti. Tadilat bitene kadar onda kalacağız.
O an, Olivia Teyze’nin yüzündeki değişim tüylerimi ürpertti. Dün bana hikaye anlatırken ciddileşen kadın gitmiş, yerine dehşete düşmüş biri gelmişti. Elindeki file torbayı tutan parmakları beyazlaştı. Bakışlarını hızlıca Arthur’un yüksek çitlerle çevrili, ağaçların arkasındaki lüks evine çevirdi.
— Ne?.. dedi fısıltıyla. Sonra bakışlarını tekrar bana dikti. Gözlerinde saf bir korku vardı. — Siz... o adamın evinde mi kalacaksınız?
— Evet, dedim şaşırarak. — Dün gece James bayıldığında yardıma o koştu Olivia Teyze. Çok iyi, kibar bir adam. Bize yemek bile getirdi.
Olivia Teyze aniden kolumu yakaladı. Yaşlı ellerinden beklenmeyecek bir güçle bileğimi sıktı. Bana doğru eğilip sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürdü:
— Sana ne dedim ben delikanlı? Dün sabah bu kapıda sana ne tembihledim? 'Bu kasabada herkese güvenme, özellikle de emin olmadan kimsenin evine girme' demedim mi?
— Olivia Teyze, yapma Allah aşkına, dedi Tyler araya girerek. — Adam bize hayat öpücüğü kondurdu resmen. Ev yaşanmaz haldeydi.
Olivia Teyze Tyler’ı duymuyor gibiydi. Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Yaşlı gözleri dolmuştu.
— O adama güvenmeyin... dedi titreyen bir sesle. — O evden uzak durun James. Ravenwood’un en koyu gölgeleri o yüksek duvarların arkasında saklanır. O adamın dışarıdan görünen o süslü kıyafetlerine, tatlı diline kanmayın!
— Neden öyle diyorsunuz? Arthur Bey ne yaptı ki? Diye sordum, içimi aniden kaplayan o eski huzursuzlukla.
Olivia Teyze derin bir nefes aldı. Etrafı bir kez daha kontrol etti, sanki ağaçların arasından biri onu izliyormuş gibiydi.
— Sana bahsettiğim o genç kadın cinayetini hatırlıyor musun? Kapı tokmağına bağlanan o saçları?
— Evet... dedimm yutkunarak.
— O kadının kim olduğunu biliyor musun James? O kadın benim gelinimdi! Torunumun annesiydi! Ve o gece... O gece o eve kimin girdiğini bu kasabada herkes bilir ama kimse sesini çıkaramaz! O adamın geçmişi kanlı James! Torunumu da o kaybetti, gelinimi de o aldı benden! Şimdi gidip onun çatısı altına mı gireceksiniz?
Tyler ile donakaldık. Anlattıkları o kadar dehşet verici ve inanılmazdı ki, zihnim mantıklı bir açıklama bulmakta zorlanıyordu. Dün gece bize çay ikram eden, ilk yardım yapan, babacan tavırlı Arthur Bey bir katil miydi yani?
— Olivia Teyze... Siz ne dediğinizin farkında mısınız? Dedim kekeleyerek.
Olivia Teyze kolumu bıraktı. Yüzüne derin bir keder ve çaresizlik çöktü.
— Ben uyarımı yaptım oğlum. İnanıp inanmamak sana kalmış. Ama o eve girerseniz... Bir daha çıkamayabilirsiniz.
Olivia Teyze başka tek bir kelime dahi etmeden, hızlı adımlarla sokağın aşağısına doğru yürümeye başladı. Arkasından bakakaldık. Rüzgar yaşlı kadının hırkasını savururken, Tyler yanıma yaklaştı.
— Dostum... Bu kadın kafayı yemiş, dedi Tyler ama sesindeki o özgüvenli ton azalmıştı. — Belli ki torununun ve gelininin acısıyla aklını yitirmiş. Mahalledeki herkese suçlu gözüyle bakıyor.
— Bilmiyorum Tyler... İçime hiç iyi bir his doğmadı, dedim fısıltıyla.
— Saçmalama James. Arthur Bey’i gördün. Adam koskoca beyefendi. Bir tarafta bize kucağını açan, yemek getiren, evini veren adam var; diğer tarafta kapımıza gelip felaket tellallığı yapan akıl sağlığı şüpheli bir teyze var. Şimdi vazgeçip bu çamurun ortasında mı kalacağız?
Tyler haklı gibi görünüyordu. Olivia Teyze’nin anlattıkları çok ağırdı ama ortada tek bir kanıt yoktu. Belki de gerçekten yaşadığı büyük trajediler yüzünden akıl sağlığını kaybetmiş, etrafındaki herkesi suçlayan trajik bir figürdü. Yine de içimdeki o huzursuzluk tohumu ekilmişti bir kere.
Çantalarımızı sırtlayıp Arthur’un evine doğru yürümeye başladık. Yüksek, siyah demir bahçe kapısından içeri adım attığımızda, bizi geniş ve bakımlı bir bahçe karşıladı. Bahçenin ortasında kurumuş bir süs havuzu, etrafında ise titizlikle budanmış ama kasvetli görünen çam ağaçları vardı. Ev, dışarıdan bakıldığında klasik bir Victoria dönemi konağını andırıyordu. İki katlı, koyu renk taşlarla örülmüş, yüksek pencereli ve azametli bir yapı...
Merdivenleri çıkıp kapıya doğru yaklaştığımızda kapı henüz biz çalmadan açıldı.
Arthur, üzerinde şık bir ev hırkası ve yüzünde yine o sıcak tebessümüyle eşikte duruyordu.
— Hoş geldiniz çocuklar! Tam zamanında geldiniz. Ben de çayı demlemiştim, dedi kenara çekilerek.
— Hoş bulduk Arthur Bey, dedik neredeyse aynı anda.
İçeri adım attığımız an, dışarıdaki soğuk ve kasvetli hava sanki bir bıçakla kesilmiş gibi geride kaldı. Eşikten geçer geçmez geniş bir hol bizi karşıladı. Yüksek tavanlardan sarkan kristal avize, ortamı loş ama sıcak bir ışıkla aydınlatıyordu. Yerde kalın, el dokuması pahalı halılar vardı. Ama evi asıl büyüleyici ve aynı zamanda baskıcı kılan şey duvarlardı.
Benim harabe evimden sonra burası bambaşka bir gezegen gibiydi. Duvarların neredeyse her santiminde irili ufaklı yağlı boya tablolar asılıydı. Doğa manzaraları, portreler, soyut figürler, eski dönem kıyafetleri içindeki insanlar... Bazı tablolar o kadar gerçekçiydi ki, içindeki insanların gözleri sizi izliyormuş hissiyatı yaratıyordu. Eşyaların lüksü ve zevkli döşenmiş olması, insanı kendine hayran bırakıyordu.
— Vay canına... dedi Tyler hayranlıkla etrafa bakarak. — Arthur Bey, burası bir müze gibi!
Arthur hafifçe gülümsedi. Bakışlarında gururlu bir ifade belirdi.
— Teşekkürler Tyler. Yılların birikimi diyelim. Her bir tablonun benim için ayrı bir anlamı, ayrı bir hikayesi vardır. Hadi, çantalarınızı şöyle bırakın da salona geçelim.
Çantalarımızı koridordaki şık ahşap dilsiz uşağa astık. Arthur önden yürüyerek bizi geniş salona götürdü. Salonda devasa bir şömine yanıyordu. Çıtırdayan odun sesleri ve şöminenin sıcaklığı odayı kaplamıştı. Deri koltuklar, antika ahşap sehpalar ve ortada dumanı tüten porselen bir demlik...
— Geçin, oturun lütfen, dedi Arthur.
Biz koltuklara yerleşirken o da porselen fincanlara taze demlenmiş çayları doldurmaya başladı. Bize fincanları uzatırken gözleri bir an benim üzerimde durdu.
— James... Yüzün yine biraz gergin görünüyor. Bir sorun mu var evlat? Ustalar bir problem mi çıkardı?
Yutkundum. Olivia Teyze’nin söyledikleri zihnimde çınlıyordu ama bunu Arthur’a söyleyemezdim.
— Yok... Yok Arthur Bey, hiç bir sorun yok. Sadece kendi evimi o halde bırakıp buraya yük olmak beni biraz mahcup ediyor, diyerek yalan söyledim.
— Saçmalama lütfen, dedi Arthur yerine otururken. — Dediğim gibi, bu koca evde bir başıma oturmaktan sıkılıyordum. Sizin varlığınız bana neşe kattı.
Sıcak çayımdan bir yudum aldım. Gerçekten harika bir aroması vardı. Şöminenin sıcaklığı ve ortamın rahatlığı beni biraz olsun gevşetmişti. Tyler ile Arthur kasabanın tarihinden, eski mimariden konuşmaya başladılar. Ben ise daha çok etraftaki tabloları inceliyordum.
Salondaki duvarlar da koridor gibi tablolarla doluydu. Ancak tam şöminenin üstünde duran büyük, altın çerçeveli tablo dikkatimi çekti. Tabloda karanlık bir orman ve ormanın ortasında duran, yüzü seçilmeyen siyah elbiseli bir kadın tasvir edilmişti. Kadının duruşunda garip bir hüzün ve tekinsizlik vardı.
— O tabloya bakıyorsun James... dedi Arthur aniden sohbeti kesip bana dönerek.
— Ah, bağışlayın... Çok etkileyici bir tablo. Kimin eseri?
— Anonim bir sanatçı, dedi Arthur çayından bir yudum alarak. — 19. yüzyılın sonlarında bu kasabada çizildiği söylenir. Ravenwood Ormanı’nın gizemini anlatır. Ağaçların arasındaki o kadın figürü... Kasaba halkı onun ormanın koruyucusu olduğuna inanırmış. Ama bana göre o sadece kaybolmuş bir ruh.
Sözleri içimde garip bir ürperti yarattı. "Kaybolmuş bir ruh..." Daisy geldi aklıma. Ailemin dağılışı geldi.
— Kasaba halkı biraz batıl inançlı sanırım, dedim konuyu değiştirmeye çalışarak. — Bu sabah Olivia Teyze ile karşılaştık da... Bize yine garip garip şeyler anlattı.
Arthur’un çay fincanını tutan eli bir anlığına havada asılı kaldı. Çok küçük, neredeyse fark edilmeyecek bir duraksamaydı bu. Yüzündeki o babacan tebessüm bir anlığına dondu ama hemen toparladı. Fincanını tabağına bıraktı.
— Ah, zavallı Olivia... dedi derin bir iç çekerek. Yüzüne acıma dolu bir ifade yerleşti. — Sizinle yine konuştu demek...
— Evet, dedim merakıma yenik düşerek. — Biraz tedirgindi. Sizin hakkınızda... Yani genel olarak kasabadaki insanlar hakkında tuhaf şeyler söyledi.
Arthur başını iki yana salladı. Bakışlarında hüznün gölgesi belirdi.
— Olivia iyi bir kadındır James. Ama ne yazık ki zihni artık geçmişin acılarını taşıyamıyor. Yıllar önce yaşadığı o büyük felaket... Torununun kayboluşu ve ardından gelinini kaybetmesi onu tamamen akıl sağlığından etti.
— Gelinini mi? Diye sordu Tyler merakla. — O kadın cinayeti yani?
— Evet... dedi Arthur sesini alçaltarak. — Ne yazık ki çok korkunç bir olaydı. O günden sonra Olivia etrafındaki herkesi suçlamaya başladı. Polisi, komşuları, hatta beni... İnsan kaybettikleri yakınlarının acısıyla başa çıkamayınca, suçu yükleyecek bir günah keçisi arar. Olivia da beni seçti. Çünkü o dönemde kasabadaki dışarıdan gelen tek yabancı bendim.
Arthur’un bu mantıklı ve hüznü barındıran açıklaması, içimdeki o şüphe bulutunu bir anda dağıttı. Olivia Teyze gerçekten acısından delirmişti. Yaşadığı büyük trajedinin failini bulamayınca çareyi en yakınındaki zengin ve yabancı adama (Arthur’a) çamur atmakta bulmuştu.
— Çok üzücü bir durum, dedim içtenlikle. — Sizin adınıza da üzüldüm Arthur Bey. Böyle töhmet altında kalmak zor olmalı.
— Alıştım James, dedi Arthur hafifçe gülümseyerek. — İnsanların ne düşündüğünü değiştiremezsin. Önemli olan senin kendi vicdanının rahat olması. Hah, bu arada... Yarın kasabada küçük bir toplanma var. Kasaba meydanındaki kütüphanenin önünde. Kasabalılar haftada bir bir araya gelip sohbet ederler. Sizi de götüreyim, hem diğer komşularla da tanışmış olursunuz.
— Harika olur! Dedi Tyler heyecanla. — Zaten kasabada kim var kim yok merak ediyordum.
— Süper. Hem böylece Olivia’dan başka insanların da olduğunu görürsünüz, dedi Arthur hafif bir espriyle.
Akşam yemeğini yine Arthur’un kendi elleriyle hazırladığı nefis yemeklerle yedik. Sohbetler edildi, çaylar tazelendi. Saat gece yarısına yaklaşırken Arthur bizi konuk odalarımıza götürdü. İkinci katta, yan yana iki geniş odaydı. İçi son derece konforlu döşenmişti. Yumuşacık yataklar, temiz çarşaflar...
— İyi uykular çocuklar. Bir ihtiyacınız olursa çekinmeyin. Ama gece koridorlarda fazla dolaşmayın, ev eski olduğu için tahtalar çok gıcırdar, sizi uykunuzdan etmek istemem, dedi Arthur babacan bir tebessümle ve merdivenlerden aşağı indi.
Odam geçip kapıyı kapattım. Yatağa uzandığımda vücudumun ne kadar yorgun olduğunu bir kez daha anladım. Şöminenin sıcaklığı, güzel yemekler ve çay beni iyice gevşetmişti. Olivia Teyze’nin uyarıları zihnimin gerilerine itilmişti. Arthur masumdu, sadece acı çeken bir kadının hedefi olmuş kibar bir adamdı.
Gözlerimi kapattım ve derin bir uykuya daldım.
Ertesi sabah uyandığımda güneş ışıkları penceremden içeri süzülüyordu. Uzun zamandır ilk kez bu kadar dinlenmiş uyanmıştım. Üzerimi değiştirip aşağı indim. Salonda harika bir kahvaltı sofrası hazırlanmıştı. Tyler ve Arthur çoktan masaya oturmuş, neşeyle sohbet ediyorlardı.
Kahvaltımızı yaptıktan sonra Arthur’un teklif ettiği gibi kasaba meydanına gitmek üzere evden çıktık.
Gündüz gözüyle Ravenwood meydanı, gecesinin aksine biraz daha hareketliydi. Ahşap binalar, küçük dükkanlar ve ortada eski bir taş çeşme... Kasaba kütüphanesinin önündeki geniş bahçede birkaç ahşap masa kurulmuş, kasabalılar gruplar halinde oturmuş sohbet ediyorlardı.
Arthur bizi içeri soktuğunda birkaç kişi başıyla selam verdi. Arthur kasabada saygı duyulan biri gibi görünüyordu; duruşu, giyimi ve kibarlığıyla hemen fark ediliyordu.
— Gelin çocuklar, sizi kasabalılarla tanıştırayım, dedi Arthur bizi masalardan birine doğru yönlendirerek.
Masalardan birinde neşeli, biraz patavatsız hareketleriyle dikkat çeken genç bir çocuk oturuyordu. Üzerinde bol bir kazak, elinde ise bir harita vardı. Bizi görünce hemen ayağa kalktı.
— Ooo Arthur Bey! Yanınızdakiler kim? Yeni komşularımız mı? Diye sordu neşeyle.
— Evet Leo, dedi Arthur gülerek. — Bunlar James ve Tyler. James bizim harabe evi satın alan genç.
Leo denilen bu sakar, şapşirik genç çocuk hemen elimi sıktı. O kadar enerjik ve samimiydi ki insanı anında kendine çekiyordu.
— Vay be! O eve taşınacak kadar cesur birini göreceğimi hiç düşünmezdim! Ben Leo, kasabanın tek üniversite öğrencisiyim –yani şimdilik! Dedim ve patavatsızca bir kahkaha attı.
— Memnun oldum Leo, ben James.
— Dostum o ev hakkında ne efsaneler anlatırlar bilir misin? Ama takma kafana, biz gençlerin burada dayanışma içinde olması lazım. Bir ara sana kasabayı gezdireyim!
Leo’nun bu neşeli ve patavatsız hali ortamdaki tüm kasveti dağıtmıştı. Tyler ile hemen kaynaştılar, kasabadaki sıkıcı hayattan ve genç olmanın zorluklarından bahsetmeye başladılar.
Tam o sırada yan masadan hafif bir öksürük sesi geldi. Bakışlarım o tarafa kaydı.
O masada sıradan görünen bir anne ve baba oturuyordu. Yanlarında ise tahminen 8-9 yaşlarında, sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğu vardı. Kızın koyu renk saçları, kocaman meraklı gözleri vardı ama dudakları kenetlenmiş gibi duruyordu. Hiç konuşmuyordu.
Arthur bakışlarımı fark edip eğildi:
— O Miller ailesi James. Saygın bir ailedir. Küçük kızları... Ne yazık ki doğuştan işitme ve konuşma engelli. Hiç konuşamaz.
Küçük kız gözlerini doğrudan bana dikmişti. Bakışlarında garip bir derinlik, bir şey anlatmak ister gibi bir çaba vardı. Anneleri bizim masaya doğru hafifçe gülümsedi.
Küçük kız aniden el hareketleri yapmaya başladı. Parmaklarını hızla oynatıyor, bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Tyler ve Leo şaşkınlıkla kıza bakarken, benim yüreğim aniden cız etti.
Ben bu hareketleri çok iyi biliyordum.
Annesi geçirdiği bir rahatsızlık sonucu işitme yetisini kaybettiğinde, ben henüz küçük bir çocukken annemle iletişim kurabilmek için işaret dilini ana dilim gibi öğrenmiştim. Yıllarca annemle parmaklarımızla konuşmuştuk. Annesinin intiharından sonra bu dili bir daha hiç kullanmamıştım ama zihnimdeki her bir işaret dün gibi tazeydi.
Küçük kızın parmakları bana şunu diyordu:
S-E-N... Y-E-N-İ... G-E-L-D-İ-N?
İçimde kelebekler havalandı. Yıllar sonra ilk kez birisiyle bu özel dille iletişim kuracak olma fikri beni heyecanlandırdı. Ellerimi kaldırıp parmaklarımı aynı hızla oynatmaya başladım:
E-V-E-T... B-E-N J-A-M-E-S. S-E-N-İ-N A-D-I-N N-E?
Küçük kızın gözleri aniden kocaman açıldı! Yüzüne tarif edilemez bir şaşkınlık ve ardından devasa bir sevinç yayıldı. Kasabada muhtemelen ailesi dışında onunla işaret diliyle konuşabilen tek bir kişi bile yoktu.
Küçük kız heyecanla ellerini çırptı ve hızla cevap verdi:
B-E-N L-İ-L-Y! S-E-N İ-Ş-A-R-E-T D-İ-L-İ B-İ-L-İ-Y-O-R S-U-N!
A-N-N-E-M-D-E-N Ö-Ğ-R-E-N-D-İ-M. T-A-N-I-Ş-T-I-Ğ-I-M-A M-E-M-N-U-N O-L-D-U-M L-İ-L-Y.
Lily’nin annesi ve babası da bu manzarayı görünce gözleri doldu. Anneleri ayağa kalkıp yanımıza geldi.
— Tanrım... Siz işaret dili biliyor musunuz? Dedi kadın gözyaşlarını tutmaya çalışarak. — Lily kasabada kimseyle iletişim kuramıyor, çok yalnızlık çekiyordu. Bu gerçekten bir mucize!
— Annem sayesinde biliyorum efendim. Lily ile anlaşabilmek benim için de büyük bir mutluluk oldu, dedim gülümseyerek.
Arthur ve Tyler da bu anı şaşkınlık ve hayranlıkla izliyorlardı. Arthur hafifçe gülümsüyor, bizi gururla izliyordu.
Lily parmaklarını tekrar hareket ettirdi. Yüzündeki o neşeli ifade aniden ciddileşti. Bakışlarını önce Arthur’a, sonra bana çevirdi. Ellerini çabuk çabuk oynatmaya başladı, sanki birilerinin fark etmesinden korkuyordu:
D-İ-K-K-A-T E-T... K-A-S-A-B-A-D-A K-Ö-T-Ü B-İ-R-İ V-A-R. S-İ-Y-A-H G-Ö-L-G-E... O K-A-D-I-N-I O Ö-L-D-Ü-R-D-Ü.
Lily’nin bu son işaretiyle kanım dondu. "Siyah gölge..." "O kadını o öldürdü..."
Küçük kız Olivia Teyze’nin bahsettiği o genç kadın cinayetinden ve gölgeden bahsediyordu! Lily’nin annesi kızının kolundan hafifçe tutup "Lily, misafiri rahatsız etme tatlım" diyerek onu yerine oturttu. Lily gözlerini benden ayırmıyor, bana uyarısını iletmiş olmanın verdiği tedirginlikle bakıyordu.
O an, kasabadaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu bir kez daha hissettim. Olivia Teyze’nin uyarısı, fotoğraftaki adam, Lily’nin "Siyah gölge" uyarısı...
Günün geri kalanı kasabadaki diğer insanlarla tanışarak geçti. Tek başına yaşayan tedirgin genç kadın komşuyla göz göze geldik bir an ama kadın hemen başını çevirip uzaklaştı. Akşama doğru Arthur, Tyler ve ben eve dönmek üzere yola çıktık.
Leo arkamızdan el salladı:
— James! Yarın akşam sana kasaba gençlerinin takıldığı yeri göstereceğim, sözleştik!
— Tamam Leo, görüşürüz!
Eve döndüğümüzde hava yine kararmıştı. Arthur harika bir akşam yemeği hazırladı. Masada neşe hakim olsa da benim zihnim Lily’nin işaret diliyle ilettiği o mesajla meşguldü. "Siyah gölge..." Kimdi bu siyah gölge?
Yemekten sonra Tyler ve Arthur salonda satranç oynamaya başladılar. Ben ise çayımı alıp salondaki o büyük tabloyu incelemeye devam ettim. Şöminenin üzerindeki o karanlık orman ve siyahlı kadın tablosu...
Arthur ve Tyler oyuna dalmışken, ben koridora çıkıp biraz yürümek istedim. Evi keşfetmek, o muazzam tabloları incelemek bana iyi geliyordu. Koridordaki tabloların önünden yavaş adımlarla geçtim. Her biri harika bir işçilikti.
Koridorun sonuna doğru yürüdüğümde, dün dikkatimi çekmeyen ağır, ahşap bir kapı gördüm. Kapı hafifçe aralıktı. İçeriden hafif bir gaz lambası ışığı sızıyordu. Arthur’un çalışma odası olmalıydı.
Normalde girmemem gerekirdi ama merakıma yenik düştüm. Sessiz adımlarla kapıya yaklaştım ve aralıktan içeri baktım.
Oda geniş bir kütüphaneyi andırıyordu. Duvarlar kitaplarla dolu, ortada devasa bir maun çalışma masası vardı. Masanın üzerinde eski haritalar, gazete kupürleri ve birkaç antika obje duruyordu.
Gözlerim masanın üzerindeki nesnelerde gezinirken, masanın kenarında duran küçük bir cam vitrin kutusu dikkatimi çekti. Kutunun içinde, kadife bir kılıfın üzerinde şık bir obje duruyordu.
Yakından bakabilmek için kapıyı hafifçe ittim ve odaya bir adım attım. Tahtalar hafifçe gıcırdadı ama salondaki satranç sesleri bu sesi örtüyordu.
Masa doğru yaklaştım. Cam vitrinin içindeki objeye baktığımda nefesim boğazımda tıkandı.
Bu... küçük, pembe renkte, üzerinde kelebek figürü olan bir saç tokasıydı.
Zihnimde şimşekler çaktı. Bu tokayı bugün görmüştüm! Kasaba meydanında, işaret diliyle konuştuğum o küçük kızın, Lily’nin saçında bu tokanın aynısı vardı! Hatta tek teki eksikti!
Kalbim göğsümü delercesine çarpmaya başladı. Bu tokanın Arthur’un kilitli çalışma odasında, bir vitrin kutusunun içinde ne işi vardı?
Tam o sırada arkamdan gelen o derin, sakin ve babacan ses odada yankılandı:
— Beğendin mi James? Sanat eserlerim dışındaki küçük kolleksiyon parçalarımdır onlar...
Dehşetle arkama döndüm!
Arthur, kapının eşiğinde durmuş, elinde bir bardak çayla bana bakıyordu. Yüzünde yine o aynı kibar tebessüm vardı ama bu kez o tebessüm, gecenin karanlığından daha soğuk ve korkutucuydu...
