BÖLÜM 1
Uzun bir yolculuğun ardından karanlık yolun sonunda, farların aydınlattığı "Ravenwood'a Hoş Geldiniz" tabelasını görmek bana biraz olsun rahatlama vermişti. Evin önüne çekip motoru durdurduğumda, içimden bu yeni başlangıcın bana iyi gelmesini diledim. Bagajdan ağır kolilerden birini kucaklayıp kapıya yöneldim. Anahtarı çevirmemle birlikte eskimiş kapı kolu yüksek bir sesle gıcırdadı. Küf ve rutubet kokusu anında etrafa yayıldı; insanı adeta bu ağır havasıyla yavaş yavaş boğuyordu. Evin her yerinde soyulmuş duvar kağıtları, köşelerde örümcek ağları vardı. Girer girmez o rahatsız edici, soğuk his tüm vücudumu sarmıştı.
Sırayla tüm kolileri içeri taşıdım. Saat epey geç olmuştu. Yatacağım yeri biraz toparlayıp temiz çarşafları serdim. Yatağa uzandım ve gözlerimin kendiliğinden kapanmasını bekleyerek ağır bir uykuya daldım.
Sabah gözlerimi kan çanağına dönmüş bir şekilde açtım. Sanki hiç uyumamışım, gözlerim gün boyu hiç kapanmamış gibi yorgundum. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Gözlerime su tutup yanma hissinin geçmesini beklerken, kapı zilinin boğuk ve kesik sesleri içimi ürpertti. Hemen bulduğum bir bez parçasıyla ıslanmış yüzümü kurulayıp kapıyı araladım.
Karşımda beyaz saçlı, kısa boylu, elinde sıcak fırından yeni çıkmış kekiyle tonton bir teyze bana doğru gülümsüyordu. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışırken bir anda konuşmaya başladı:
— Hoş geldin delikanlı! Bu evi dolu görmeyeli uzun zaman olmuştu. Beni içeri almayacak mısın?
— İçerisi biraz dağınık ama...
— Hiiç önemli değil! Taşınmak zordur evladım, bilmez miyim? diyerek içeri geçti.
Evde kalan eski sandalyeleri ve ayağı kırık bir masayı kurup getirdiği tarçınlı keki masaya koydum. Tam o sırada omzuma dokunmasıyla irkilerek geri çekildim. Sıcacık sesiyle devam etti:
— Korkma oğlum. Hadi otur biraz sohbet edelim. Hem bu kasabaya geldiysen bilmen gereken şeyler var.
Başımı sallayarak onayladım. Karşılıklı oturduk.
— Öncelikle kendimi tanıtayım, ben Olivia. Peki ya sen kimsin, nerelerdensin delikanlı?
— Ben James. Buraya Londra'dan geldim. Ailemi kaybettikten sonra bunalıma girdim ve orada daha fazla kalamayacağımı anladım. O yüzden buraya taşındım. Peki ya siz ne zamandan beri buralardasınız? Bir tanıdığınız ya da akrabanız var mı, yoksa tek mi yaşıyorsunuz?
— Başın sağ olsun delikanlı... Ben de çok yakın birini kaybettim. Oğlumu... Yani torunumu. Ama ben onu oğlum gibi severdim. Annesi onu terk ettikten sonra ben baktım ona. İlk adımlarını ben gördüm, ben besledim. Fakat bir gün bahçemizde oyun oynarken bir anda kayboldu. Komşular onun öldüğünü, ormanda kendi canına kıydığını söylerlerdi. Bense onlara asla inanmazdım. Her zaman kalbimin bir köşesinde yaşadığını hissederdim, dedi ağlamaklı bir sesle.
Sıcak ellerini tuttum. Fısıldarcasına sol göğsüne dokunup konuşmaya devam ettim:
— Oğlun ölmedi. O yaşıyor, hem de tam buranda...
Olivia Teyze sanki az önce ağlayan o değilmiş gibi gözyaşlarını sildi ve ciddileşerek devam etti:
— Sağ ol oğlum. Ama bu kasabada huzurlu bir şekilde yaşamak istiyorsan birkaç altın kural var.
Boğazını temizleyip sesini alçalttı:
— Geceleri dışarı çıkmamalısın, bu en önemlisi. Buna çok özen göster. Erken yat, geç saatlere kadar ayakta kalma. Yatağına geç, gözlerini kapa ve uyu. Burada oturan herkese güvenme; özellikle de emin olmadan kimsenin evine girme. Ha, bir de pencerelerini kapalı tutmayı sakın unutma!
Bir açıklama istercesine gözlerine baktım fakat gözlerini benden kaçırıyordu. Dayanamayıp sordum:
— Neden ki? Ayrıca pencerem açık olsa ne olur, kapalı olsa ne olur? Hem ben Londra'da geceleri arkadaşlarımla eğlenirdim. Benim bir gece hayatım, barda geçirecek zamanım olamayacak mı? Bu saçma kuralları kim koydu?
Olivia Teyze kararlı ve sert bir tonla araya girdi:
— Bu evde genç bir kadın cinayeti oldu James! Gece geç saatlerde camından biri girmiş... Kadının kafasını kesip saçlarından kapı tokmağına bağlamıştı! O yüzden biz bu kasabada bu kurallara uyarız. Uymayanların da sonunun öyle olacağı söylenir. Şimdi beni anlıyor musun?
Korkuyla yutkunarak yanıt verebildim:
— Evet... Peki o kadın neden öldürüldü?
Olivia Teyze sesini normal bir tona indirip ayağa kalktı:
— Eminim ki bunu öğrenmek istemezsin.
Ağır adımlarla kapıdan çıkıp gitti.
Sandalyede çakılı kalmış bir halde masadaki keke bakıyordum. Zihnim bulanmıştı. Hemen telefonumu çıkardım. Londra'dan uzun süre önce taşındığı için sık konuşamasak da bu yalnızlığımı giderebilecek tek dostum Tyler'dı. Telefon birkaç çalışta açıldı.
— James! Sen ne zamandan beri beni aramıyorsun dostum? dedi neşeli bir sesle.
Sessiz kaldığımı fark edince neşesi bir anda kayboldu:
— James, ne oluyor? Sen iyi misin? Bekle, yarım saate oradayım! diyerek telefonu kapattı.
Ayağa kalkıp kolilerden birini açtım. Aile fotoğrafımızı elime aldım. Annem, babam, ben ve kardeşim... Hep birlikte mutlu bir şekilde piknik yapıyorduk. O, ailece geçirdiğimiz son güzel gündü. O gün kardeşim kaybolmuştu. "Daisy! Neredesin?" diye haykırarak her yeri aramıştık ama yoktu.
O günden sonra ailemiz bir daha asla belini doğrultamadı. Önce annem kendini yatak odasında astı. Bunu gören babam daha fazla dayanamayıp aşırı doz ilaçla televizyon karşında can verdi. O günden sonra yetimhaneye yerleştirilmiştim.
18 yaşıma geldiğimde o yetimhaneden ayrılıp eski harabe evimize gitmiştim. Cam kırıkları arasında gezinirken bir şey fark etmiştim: çürümüş bir ayak. Annesinin cesedini gören bir çocuk bunu unutmazdı; annem kendini astığında iki bacağı da kesilmişti! Polisler bunun intihar ederken kendine acı çektirmek için yapıldığını söyleyip olayı kapatmışlardı. Bunun bir cinayet olabileceği akıllarına bile gelmemişti.
— James!
Arkamdan gelen yüksek sesle irkildim. Tyler gelmişti. Beni fotoğrafa sarılmış halde görünce yanıma yaklaştı. Yumuşak bir tonda konuştu:
— Dostum... Onlar artık öldü. İntihar ettiler. Kaç yıl oldu, artık bunu kabul etmelisin.
Resmi elimden yavaşça alıp yere bıraktı. Ağlamaklı bir sesle sordum:
— Buraya nasıl girdin? Kapı kilitliydi!
— Telefonun konumundan seni buldum. İçeriden seslerin geliyordu, kapı kilitli olunca zorlayıp açtım. Sen hâlâ bu konu yüzünden mi bu haldesin?
Yere oturdu. Ona Olivia Teyze'nin anlattıklarından ve eski hatıraların yeniden zihnimi kurcaladığından bahsettim. Tyler yerdeki fotoğrafı alıp incelemeye başladı. Aniden omzumu sıkarak beni sarstı:
— James... James, şuna bak! Burada bir adam var. Tam ağacın arkasında, Daisy’ye doğru bakıyor ama yüzü seçilmiyor!
Fotoğrafı elinden kaptım. Gerçekten de orada, çalıların arkasında siyahlar içinde biri vardı. Tyler diğer fotoğrafları da kapıp teker teker incelemeye başladı:
— Bak, burada da var! Şu köşede yine Daisy’ye doğru bakıyor. Bu adam kim James? Tanıyor musun, bir akrabanız falan mı? Her fotoğrafta var ve sürekli kardeşini izliyor!
Zihnim karmakarışıktı. Kalbim göğsümü delercesine çarpmaya başladı.
— Ama benim kardeşim kayboldu Tyler... Yani bize öyle söylendi. Onu biri izliyor olamaz, değil mi? Kimin o yaşta küçük bir kızla ne derdi olabilir ki?
— James, seni anlıyorum, inanmak istemiyorsun ama bu adam her fotoğrafta arka planda bir yerlerde sürekli Daisy'ye bakıyor! Bence bu adamın Daisy'nin kaybolmasıyla kesinlikle bir alakası var!
Gözlerimi kaçırdım, derin bir nefes almaya çalıştım ama boğazım düğüm düğümdü.
— Üzgünüm Tyler, biraz sinirliyim... Aklıma böyle bir ihtimal dahi gelmiyor çünkü bize yıllarca onun sadece kaybolduğu söylendi. Neden kaçırsınlar ki onu?
Tam o sırada, arka bahçeden hafif ama net bir hışırtı sesi geldi. Ardından kurumuş dalların kırılma sesi... İkimiz de aniden sustuk. Gözlerimiz pencereye kaydı. Dışarısı zifiri karanlıktı.
— James... Camda biri mi vardı az önce? dedi Tyler fısıldayarak.
Olivia Teyze'nin "Geceleri sakın dışarı çıkma, pencerelerini kapalı tut, burada kimseye güvenme" uyarısı kulaklarımda çınladı.
İçimi aniden devasa bir baskı kapladı. Kulaklarım uğuldamaya, odadaki hava çekilmeye başladı. Ailemin fotoğrafları, Daisy’nin kayboluşu, Olivia Teyze’nin tüyler ürperten cinayet hikayesi ve dışarıdan gelen o sesler... Zihnim bu kadar çok yükü aynı anda taşıyamadı. Görüşüm kararmaya, zemin ayağımın altından kaymaya başladı.
— James! Ne oluyor sana? James!
Tyler’ın panik dolu sesini en son çok uzaktan duyabildim. Dizlerimin bağı çözüldü ve bilincimi tamamen kaybederek yere yığıldım.
— İmdat! Kimse yok mu? Yardım edin, arkadaşım bayıldı!
Karanlığın içinden Tyler’ın avazı çıktığı kadar bağıran sesini duyuyordum. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi ağırlaşmıştı, açamıyordum. Evin kapısının sertçe açıldığını ve içeri hızlı adımlarla birinin girdiğini hissettim.
— Sakin ol genç adam! Ben yan komşuyum, sesleri duyup geldim. Bırak bana, nabzına bakayım.
Yabancı, derin ve son derece sakin bir erkek sesiydi bu. Beni yavaşça yerden kaldırıp kanepeye yatırdılar. Yüzüme soğuk bir havlu basıldı. Birkaç dakika sonra gözlerimi aralayabildim. Başımda Tyler panikle duruyordu. Yanında ise düzgün taranmış saçları, üzerinde şık bir palto olan, güven veren bakışlara sahip orta yaşlı bir adam bana doğru eğilmişti.
— Harika, kendine geliyor... dedi adam, iç rahatlatan yumuşak bir ses tonuyla. — Sadece aşırı strese ve yorgunluğa bağlı bir panik atak geçirmiş. Korkacak bir şey yok.
Gözlerimi kırpıştırarak doğrulmaya çalıştım:
— Siz... Siz kimsiniz?
Adam hafifçe gülümsedi. Son derece kibar ve nazik bir tavırla elini uzattı:
— Ben Arthur. Yan evde oturuyorum. Tyler kapıda çaresizce bağırırken bahçedeydim, sesini duyar duymaz koştum. Umarım davetsiz geldiğim için kızmazsın, arkadaşın çok endişeliydi.
Tyler derin bir nefes vererek araya girdi:
— James, adam hayatımızı kurtardı desem yeridir! Ben ne yapacağımı bilemeyip dışarı fırladım, Arthur Bey anında koştu geldi, seni kanepeye taşıdı, ilk yardımı yaptı.
— Gerçekten çok teşekkür ederim Arthur Bey... dedi borçlu bir hisle. — Ben James. Buraya yeni taşındım, sanırım yolculuk ve taşınma stresi beni biraz fazla zorladı.
— Lafı bile olmaz James. Komşuluk bugünler içindir, dedi Arthur gözlerinin içi gülerek. Masanın üzerindeki dağınıklığa, kolilere ve kenara düşmüş fotoğraflara kısaca, hiç belli etmeden göz gezdirdi. — Bu kasaba ilk gelenler için biraz kasvetlidir. Yalnız hissetmen çok normal. Bir ihtiyacınız olursa, gece gündüz demeden yan evdeyim. Kapımı çalmaktan sakın çekinmeyin.
Arthur’un o sakin, güven veren duruşu ve bize gösterdiği samimiyet, Olivia Teyze’nin kasaba hakkındaki korkunç uyarılarını zihnimden bir anda silip atmıştı. Demek ki bu kasabada hâlâ iyi ve yardımsever insanlar vardı.
— Aslında... dedim mahcup bir şekilde, — Çay ya da kahve ikram edemedim size. Lütfen oturun, bir şeyler içelim.
Arthur cebinden eski ama çok şık bir köstekli saat çıkarıp baktı:
— Bu gece seni daha fazla yormayayım James, iyice dinlenmen gerek. Ama yarın akşam size kendi ellerimle yaptığım harika bir akşam yemeği getireceğim. Hem böylece güzelce tanışmış oluruz, ne dersiniz?
Tyler heyecanla atıldı:
— Harika olur Arthur Bey! Valla bu evde konserveden başka bir şey yoktu, çok makbule geçer.
Arthur samimi bir kahkaha atarak kapıya doğru yürüdü. Kapıdan çıkmadan önce durdu, bana bakıp babacan bir gülümsemeyle konuştu:
— Tekrar geçmiş olsun James. Bu arada... pencerelerini ve kapını iyi kilitlemeyi unutma. Ravenwood’un soğuğu adamı hasta eder.
— Teşekkürler Arthur, iyi geceler...
Kapı kapandığında Tyler ile birbirimize baktık. İçimi garip bir rahatlama kaplamıştı. Yıllar sonra ilk kez bu tekinsiz kasabada kendimi güvende hissetmiştim.

