İçeriğe geç

Katananın Gölgesinde Sakura

Bölüm 8 · 4 dk okuma

Katananın Gölgesinde Sakura

Bölüm 8

Küller altındaki Kor ve Zindan Duvarları

Yamagata dağlarındaki o kanlı şafağın üzerinden tam bir koca yıl geçmişti. Mevsimler dönmüş, kışın dondurucu karı yerini yeniden baharın müjdecisi olan pembe sakuralara bırakmıştı. Ancak Aiko için zaman, o asma köprünün halatlarının koptuğu, Kenji’nin yüzlerce askerin arasında tek başına kaldığı o feci saniyede durmuştu. Sınırın ötesindeki hür dağlarda, yaşlı bir şifacının yanında inzivaya çekilmişti. Bedenen hayattaydı, pirinç tarlalarında çalışmaya devam ediyordu ama ruhu o uçurumun kenarında asılı kalmıştı. Geceleri her rüzgar uğuldadığında, Kenji’nin "Benim için yaşa Aiko" diyen o son fısıltısını duyuyor, kalbi bir kor gibi yanıyordu. İçindeki özlem, geçen her günle birlikte bir sevgi çığlığına dönüşüyordu. Kenji’nin öldüğüne asla inanmamıştı; çünkü kalbindeki o görünmez bağ hâlâ capcanlıydı ve ona sevgilisinin nefes aldığını fısıldıyordu.

Bir akşamüstü, dağ patikasından geçen gezgin bir Budist keşişi, Aiko’nun kaldığı kulübenin önünde durdu. Keşiş, Lord Takashi’nin büyük kalesinin bulunduğu şehirden geliyordu. Köylülerle sohbet ederken kurduğu bir cümle, Aiko’nun kulaklarındaki tüm uğultuyu kesti:

"Lord Takashi, bir yıl önce dağlarda yakaladığı o efsanevi Ronin’i, Kenji’yi kalesinin en derin zindanında tutuyor. Ağır işkencelere rağmen tek bir kelime bile etmemiş. Lord, gücünü göstermek için önümüzdeki dolunay gecesinde onun kafasını kale meydanında uçuracak."

Aiko’nun elindeki su testisi taş zemine düşerek paramparça oldu. Kenji yaşıyordu! Ama ölümün pençesindeydi. O an Aiko’nun iç dünyasında bir yıldır hüküm süren o pasif yas duygusu, yerini volkanik bir öfkeye ve sarsılmaz bir cesarete bıraktı. Artık ağlayan o çaresiz köylü kızı değildi. Odasına girdi, sandığından Kenji’nin o gün uçurum kenarında düşürdüğü ve kendisinin bir kutsal emanet gibi sakladığı kısa katanayı (Wakizashi) çıkardı. Bir samuray kılıcını kuşanmak bir köylü kadını için ölüm demekti, ama Aiko’nun gözü kararmıştı. "Sen benim için yeminini bozdun Kenji," dedi kılıcın çeliğine bakarak. "Şimdi sıra bende. Gerekirse o kaleyi senin üzerine yıkar, yine de seni oradan çıkarırım."

Dolunay gecesi geldiğinde, Lord Takashi’nin kalesi gümüş bir ışıkla aydınlanıyordu. Kale surlarında meşaleli askerler devriye geziyor, feodal gücün kibrini sergiliyordu. Aiko, kaleye yiyecek ve şifalı otlar taşıyan köylü arabalarının arasına gizlenerek, bir hizmetçi kılığında içeri sızmayı başarmıştı. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu ama korkmuyordu; çünkü aşkı, kalenin taş duvarlarından daha sert bir zırh olmuştu ona. Askerlerin şarap içip sarhoş olduğu bir anı kollayarak, zindanın nemli ve karanlık merdivenlerinden aşağıya, yerin yedi kat dibine doğru bir gölge gibi süzüldü.

Zindanın en karanlık, duvarlarından yosunlar sarkan hücresinin önünde durdu. İçeride, paslı zincirlerle duvara bağlanmış bir karaltı vardı.

Kenji, zincirlerin ağırlığı altında başını öne eğmişti. Bir yıldır uğradığı işkenceler devasa bedenini sarsmış, kimonosu yırtıklar içinde kalmıştı. Ancak içindeki o savaşçı ruhu hâlâ teslim olmamıştı. Gözlerini her kapattığında Aiko’nun hür dağlarda güvende olduğunu düşünüyor, çektiği tüm acılara bu şekilde katlanıyordu. "O yaşıyor ya," diye düşünüyordu, "varsın benim bedenim bu zindanda çürüsün."

"Kenji..."

Karanlığın içinden gelen o fısıltı, Kenji’nin bir yıldır duyduğu tüm zincir seslerini, kırbaç şakırtılarını bir anda sildi. Başını hızla kaldırdı. Hücre parmaklıklarının ardında, kirli yüzüne rağmen gözleri birer elmas gibi parlayan Aiko duruyordu. Kenji gözlerine inanamadı, bunun işkencelerin verdiği bir sanrı olduğunu sandı.

"Aiko? Hayır... Bu bir rüya olmalı. Senin burada ne işin var? Git buradan, burası cehennem!" diye inledi Kenji, zincirlerini çekiştirerek. Sesi bir yılı aşkın süren yalnızlığın sitemiyle doluydu ama gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Aiko, koynundan çıkardığı kısa katanayla hücrenin paslı kilidine vurdu, Kenji'nin yanından aldığı anahtarlarla kapıyı açtı ve içeri daldı. Doğrudan Kenji’nin göğsüne kapandı. İkisinin de nefesi kesilmişti. Bir yıl sonra gelen bu dokunuş, zindanın o soğuk, ölüm kokan havasını bir anda bahar bahçesine çevirdi. Aiko, titreyen elleriyle Kenji’nin yüzünü kavradı, yara izlerini öptü.

"Rüya değil sevgilim, geldim," dedi Aiko, hıçkırarak ama gülümseyerek. "Seni bu karanlıkta bırakacağımı mı sandın? Biz birlikte hür olacağız demiştik."

Kenji, Aiko’nun koynundaki katanayı gördü. Bu köylü kızının kendisi için bir samuray kalesine sızacak kadar büyüleyen cesareti, Kenji’nin yorgun bedenindeki tüm hücreleri anında uyandırdı. Kalbindeki o küllenmiş kor, devasa bir yangına dönüştü. Aiko, zincirlerin kilidini açtığında Kenji ayağa kalktı. Bedenindeki tüm ağrılar, sevgilisinin sıcaklığıyla uyuşmuştu. Kenji, Aiko'nun elindeki katanayı aldı, kabzasını kavradığı an eski gücü damarlarına geri döndü.

"Beni kurtararak sadece zincirlerimi çözmedin Aiko," dedi Kenji, gözlerini kalenin koridoruna dikerek. Ses tonu yeniden o dağları sarsan güçlü samuray tonuna kavuşmuştu. "Sen benim ruhumu özgür bıraktın. Şimdi bu kaleden çıkacağız ve karşımıza çıkan hiçbir ordu bizi bir daha ayıramayacak."

Tam o sırada, zindanın merdivenlerinden ayak sesleri ve meşale ışıkları yaklaşmaya başladı. Firar fark edilmişti ve alarm zilleri çalmaya başlıyordu. Kenji, Aiko’yu sol kolunun arkasına alıp kılıcını öne doğru uzattı. Büyük final savaşı ve özgürlüğe giden o son kapı tam önlerinde açılmak üzereydi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.