Kalenin derinliklerinde çınlayan alarm zilleri, taş duvarlarda yankılanarak tüm avluyu ayağa kaldırmıştı. Meşalelerin kızıl ışığı nemli koridorları tararken, onlarca feodal asker katanalarını çekmiş bir halde zindan merdivenlerine doğru akın ediyordu. Kenji, bir yıllık esaretin ve işkencenin verdiği tüm bedensel yorgunluğu, Aiko’nun elini tuttuğu o an tamamen unutmuştu. Damarlarında akan kan, artık bir intikam ateşiyle değil, sevdiği kadını bu cehennemden sağ çıkarma arzusuyla delice pompalanıyordu.
Kenji, Aiko'nun getirdiği kısa katanayı sağ elinde sıkıca kavradı. Sol koluyla Aiko’yu arkasında bir kalkan gibi koruyarak merdivenlerden yukarıya fırladı. Karşılarına çıkan ilk asker grubunu, dar koridorun avantajını kullanarak tek bir usta hamleyle saf dışı bıraktı. Kılıcından sıçrayan kıvılcımlar zindan duvarlarını aydınlatıyordu. Aiko ise Kenji'nin arkasında sadece savunmasız bir kurban gibi durmuyordu; yerdeki meşalelerden birini kapmış, Kenji’ye arkadan sızmaya çalışan askerlerin yüzlerine doğru savurarak onlara geçit vermiyordu. Bir samuray ve bir köylü kızı, feodal Japonya'nın tüm katı kurallarına inat, ölümün en karanlık noktasında muazzam bir uyumla çarpışıyordu.
"Açılın!" diye bir kükreme duyuldu kale avlusuna açılan büyük kapının önünde.
Bu sesin sahibi, bizzat Lord Takashi’ydi. Yanında en elit muhafızları ve baş düşmanları olan Yüzbaşı Katsu’nun intikamını almak isteyen diğer samuraylar vardı. Takashi, ipek zırhının içinde kibirle dikiliyordu. "Demek benim kalemden, benim adaletimden kaçabileceğinizi sandınız," dedi Takashi, katanasını yavaşça kınından çıkararak. "Bir köylü parçası ve unvansız bir köpek... İkinizin de cesedi bu kalenin kapısına asılacak!"
Kenji, avlunun ortasında durdu. Yağmur hafifçe çiselemeye başlamıştı ve dolunayın ışığı ıslak parke taşlarında yansıyordu. Kenji, Aiko’nun gözlerinin içine baktı. O gözlerde korku değil, sadece Kenji'ye olan sonsuz bir güven vardı. Kenji, Takashi'ye doğru bir adım attı.
"Senin adaletin sadece zayıfları ezmekten ibaret, Takashi!" diye haykırdı Kenji, sesi tüm kale duvarlarında yankılanarak. "Buşido onurunu kirli vergilerinle, masum köylülerin kanıyla çiğnedin. Bugün bu kılıç, sadece benim için değil, Yamagata köyünde canını yaktığın her bir insan için konuşacak!"
Takashi’nin işaretiyle korumalar öne fırladı. Ancak Kenji, içindeki o saf aşkın ve hürriyet inancının verdiği insanüstü bir güçle adeta bir fırtınaya dönüştü. Korumaların hamlelerini birer birer savuşturdu, çeliğin çeliğe çarpma sesi geceyi inletti. Kenji, aldığı tüm darbelere rağmen yıkılmıyordu; çünkü her düştüğünde Aiko’nun "Sen benim canımsın" diyen sesi onu ayağa kaldırıyordu. Sonunda, Kenji ve Lord Takashi avlunun ortasında teke tek kaldı.
İki büyük savaşçı katanalarını iki elleriyle kavradı. Zamansız bir sessizlik çöktü avluya. Yağmur damlaları kılıçların keskin ucundan süzülüyordu. Takashi büyük bir kibirle ilk hamleyi yaptı, kılıcını yukardan aşağıya doğru ölümcül bir hızla indirdi. Kenji, bu darbeyi karşılamak yerine gövdesini hafifçe yana eğdi; Takashi'nin kılıcı Kenji'nin omzundaki zırhı sıyırıp geçerken, Kenji sağ elindeki katanayı Takashi'nin açıkta kalan göğüs zırhının aralığına doğru sapladı.
Lord Takashi’nin gözleri dehşet içinde açıldı. Elindeki altın işlemeli katanası taş zemine düşerek çınladı. Feodal bey, dizlerinin üzerine çöktü ve ardından yağmur sularının biriktiği avluya yığıldı. Efendilerinin düştüğünü gören diğer askerler, büyük bir korku ve şaşkınlıkla katanalarını yere bırakıp geri çekilmeye başladılar. Yüzyıllık feodal kibir, aşkın ve hürriyetin karşısında diz çökmüştü.
Kenji, kılıcını yere bıraktı ve sendeleyerek Aiko’ya doğru yürüdü. Aiko koşarak onun kollarına atıldı. İkisi de gözyaşları içinde, kalenin açık duran devasa kapısından dışarıya, hür dağlara doğru yürüdüler. Arkalarında bıraktıkları o karanlık kale, artık onları bağlayan hiçbir zincire sahip değildi.