Şafak vakti Yamagata dağlarının zirvesine vurduğunda, gökyüzü kan kırmızı bir renge bürünmüştü. Rüzgar, asırlık çam ağaçlarının dallarını dövüyor, vadiyi derin bir uğultuyla dolduruyordu. Kenji ve Aiko, feodal beyin topraklarının sınırını çizen uçurumun kenarındaki geniş düzlüğe ulaştıklarında, arkalarından gelen ayak sesleri de zirveye ulaştı.
Köyde uğradığı yenilginin intikamıyla yanan Yüzbaşı Katsu, yanında kalan en seçkin on samuray askeriyle birlikte patikanın çıkışını kapatmıştı. Katsu’nun yüzünde, aldığı darbenin morluğu duruyordu ama gözleri nefretle çakmak çakmaktı.
"Yolun sonu burası, kaçak sefiller!" diye kükredi Katsu, belindeki katanayı büyük bir öfkeyle çekerek. "Lord Takashi’nin adaletinden hiçbir köylü ve hiçbir satılmış Ronin kaçamaz. Bu dağlar ikinizin de mezarı olacak!"
Kenji, Aiko’yu yavaşça arkasına doğru itti. Sol omzundaki yara, Aiko’nun yaptığı sargıya rağmen her nefes alışında bir kor gibi yanıyordu. Bedeni sınırlarına ulaşmıştı, parmakları kılıcının kabzasını kavrarken titriyordu. Ancak iç dünyasında en ufak bir korku kırıntısı bile kalmamıştı. Eskiden girdiği savaşlarda ölümden korkardı çünkü kaybedecek bir şeyi yoktu. Şimdi ise arkasında duran, gözlerinden yaşlar süzülen bu saf köylü kızının hayatı onun ellerindeydi. "Onu korumak için gerekirse cehennemin kapısını bile kilitlerim," diye geçirdi içinden.
Kenji, uzun katanasını kınından yavaşça çıkardı. Çeliğin çıkardığı o tiz ses, rüzgarın uğultusunu saniyeler içinde bıçak gibi kesti. "Aiko," diye fısıldadı arkasına bakmadan. "Ben bu askerleri oyalarken, sen uçurumun kenarındaki gizli köprüden karşı tarafa geç. Beyliğin sınırı orada bitiyor. Oraya ulaşırsan hür olursun."
"Seni burada bırakıp gitmem Kenji!" diye haykırdı Aiko, gözyaşları rüzgarda savrularak. Elindeki ahşap tırpanı bırakmıyordu. "Birlikte söz verdik, hür dağlara birlikte yürüyeceğiz!"
"Eğer ikimiz de kalırsak, ikimiz de ölürüz," dedi Kenji, sesinde bir samurayın sarsılmaz, son kararlılığı vardı. "Git Aiko... Benim için, aşkımız için yaşa."
Kenji bu sözlerin ardından, arkasına bakmadan Katsu'nun askerlerinin üzerine doğru son gücüyle atıldı. Zirvedeki düzlük bir anda çelik şakırtılarıyla ve ölümcül hamlelerle çalkalandı. Kenji, yorgun ve yaralı bedeline rağmen adeta bir fırtına gibi esiyordu. İlk iki askeri tek bir kılıç hamlesiyle saf dışı bıraktı. Ancak diğer askerler etrafını sarıyor, yaralı omzuna doğru hamleler yapıyordu. her kılıç darbesinde Kenji’nin zırhından kan sızıyordu.
Aiko, Kenji’nin kendisi için canını feda ettiğini görünce uçuruma doğru koşmak yerine, yerdeki büyük bir kaya parçasını kavradı. Kenji’ye arkadan saldırmak üzere olan bir askerin kafasına doğru fırlattı. Darbeyle sarsılan asker dengesini kaybedip uçurumun karanlık boşluğuna yuvarlandı. Aiko’nun bu cesareti, Kenji’ye son bir nefes, son bir güç verdi. Kenji, kalan diğer askerleri de birer birer etkisiz hale getirerek doğrudan Yüzbaşı Katsu’nun karşısına dikildi.
Şimdi zirvede sadece iki baş düşman kalmıştı: Katsu ve Kenji. İkisi de katanalarını iki elleriyle kavrayıp birbirlerinin etrafında dönmeye başladılar. Rüzgar ikisinin kimonolarını savuruyordu.
Katsu öfkeyle bağırdı ve ilk hamleyi yaptı. Kılıçlar havada çarpıştı, kıvılcımlar geceyi aydınlatan meşaleler gibi saçıldı. Katsu, Kenji’nin yaralı omzuna sert bir tekme indirerek onu yere düşürdü. Kenji acıyla inlerken, Katsu kılıcını öldürücü darbe için havaya kaldırdı.
"Öl, onursuz Ronin!"
Tam o sırada, Aiko elindeki tırpanla Katsu’nun üzerine doğru atıldı. Katsu, arkasından gelen bu hamleyi fark edip hızla döndü ve kılıcının tersiyle Aiko’yu sertçe geriye fırlattı. Aiko başını kayaya çarparak hareketsiz kaldı.
Aiko’nun yerde cansız gibi yattığını gören Kenji’nin içindeki tüm dünyevi hisler yok oldu. İçinden yükselen o saf, vahşi sevgi ve intikam öfkesi, bedenindeki tüm acıyı uyuşturdu. Kenji yerdeki katanasını kavrayıp ayağa fırladı. Gözleri adeta çelikten birer alev gibi parlıyordu.
Kenji, samuray okulunda öğrendiği en gizli ve en ölümcül tekniği uygulayarak Katsu’nun üzerine tek bir adımda atıldı. Katsu ne olduğunu anlayamadan, Kenji’nin katanası havada kusursuz bir hilal çizdi.
Büyük bir sessizlik çöktü zirveye. Katsu’nun kılıcı elinden düşüp taşların üzerinde çınladı. Yüzbaşı, göğsündeki derin darbeyle birlikte dizlerinin üzerine çöktü ve ardından uçurumun kenarından boşluğa doğru yığıldı.
Kenji, kılıcını yere bırakıp hemen Aiko’nun yanına koştu. Onu kollarının arasına aldı. "Aiko... uyan yalvarırım," diye fısıldadı, elleri titriyordu.
Aiko gözlerini hafifçe araladı, başındaki kan sızısına rağmen Kenji’nin yüzünü görünce gülümsedi. "Yendin mi onları?" diye sordu kısık bir sesle.
"Yendik," dedi Kenji, Aiko’yu kucağına alarak ayağa kalktı. Karşı taraftaki hür dağlara doğru giden ahşap asma köprüye doğru yürüdü.
Ancak tam köprünün ortasına geldiklerinde, dağ patikasının aşağısından yeni meşale ışıkları belirdi. Lord Takashi’nin ana ordusu, yüzlerce askerle birlikte tepeye tırmanıyordu. Köprünün bu tarafını saniyeler içinde kuşatacaklardı. Eğer köprüyü geçseler bile, okçular ikisini de sırtından vururdu.
Kenji, köprünün iplerine baktı. Ardından kucağındaki Aiko’yu köprünün karşı tarafındaki hür topraklara, güvenli zemine bıraktı. Kendi ise köprünün bu tarafında kaldı.
"Kenji? Ne yapıyorsun?" diye bağırdı Aiko, dehşet içinde.
Kenji, katanasını kaldırdı ve köprünün bu tarafındaki kalın halatlara doğru vurdu. Halatlar büyük bir gürültüyle koptu. Asma köprü, büyük bir gürültüyle uçurumun duvarına doğru sarkmaya başladı. Kenji, köprünün diğer ucunda, düşman ordusunun tam önünde tek başına kalmıştı.
Aiko karşı kıyıda çaresizce ağlarken, Kenji ona son bir kez baktı. Yüzünde hayatında ilk kez görülen o huzurlu, mutlu tebessüm vardı. "Yaşa Aiko... Benim için de yaşa," diye fısıldadı.
Kenji, kılıcını üzerine gelen yüzlerce askere doğru kaldırdı ve aşkı uğruna, bir samuray gibi değil, kalbini bulan hür bir insan gibi ölüme doğru son adımı attı.