İçeriye girdiğimizde Rex beni metal şifreyle açılan bir kapının önüne getirdi. Şifreyi girip kapı gürültüyle açılınca bizi uzun bir koridor karşıladı. Koridoru bitirip bir kapıyı daha açınca orada zırhlı bir aracın olduğunu gördüm. Rex aracın kapısını açıp binmeme yardım ettikten sonra,adamına verdiği komutların ardından aracı hareket ettirip son kapıyı zırhlı araçla kırıp evden uzaklaştık. Elini cebindeki telefona uzattı. Telefon biraz çaldıktan sonra açılmış,
"Hallettiniz mi? Şehir dışındaki malikaneye götürün onları. " Dedikten sonra telefonu kapatıp iki bacağının arasına sıkıştırdı. O sırada arkamızda kalan evden patlama sesleri yükseldi. Zifiri karanlığın ortasında, aracın farları önümüzdeki dar ve engebeli toprak yolu aydınlatırken şehir giderek uzaklaşıyor, geride bıraktığımız dumanlı silüet tamamen kayboluyordu. Rex aracı ustalıkla idare ediyor, bir yandan da dikkatle etrafı gözlemliyordu.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum, sesim araçtaki motor uğultusunun arasında kaybolurken. "Malikaneye de dönmüyoruz... Orası güvenli değil artık, değil mi?"
Rex hızla başını bana çevirip onaylar gibi baktı. "O üs ve malikane artık düşmanın radarında, Kardelen. Onları oraya çekerek bir nevi kartlarımızı açık oynamış olduk."
"Çocuklar! Onlar iyi mi?"
"İyiler, merak etme."
Biraz olsun rahatlamıştım. "Şimdi sıfır noktasındayız; tamamen gözlerden uzak, tamamen bizim kurallarımızın geçerli olduğu bir yere."
"Neresi burası?"
Rex direksiyonu sert ama kontrollü bir manevrayla sağa kırarak sık ağaçların arasına gizlenmiş dar bir yola girdi. Önümüzde bir süre ilerledikten sonra, dağ eteklerine kurulmuş, dışarıdan sadece terk edilmiş bir dağ evi gibi görünen ama yüksek teknoloji ürünü parmak izi okuyucularla korunan gizli bir sığınak belirdi.
Araç durduğunda, Rex hemen inip benim tarafımdaki kapıyı açtı. Elimi tutarak beni indirdiğinde, dağın serin ve çam kokulu havası ciğerlerime doldu. Burası dış dünyadan tamamen kopuk, adeta sığınabileceğimiz en son ve en güvenli limandı.
İçeri girdiğimizde, buranın dışarıdaki o köhne görüntünün tam aksine son derece modern, geniş ekranlı izleme sistemleriyle donatılmış ve sıcacık bir şöminenin aydınlattığı bir yaşam alanı olduğunu gördüm.
Rex ceketini çıkarıp koltuğun üzerine bırakırken derin bir nefes aldı ve bana doğru yaklaştı. Yüzündeki o sert ve yorgun ifadede, bana karşı duyduğu derin sorumluluk hissi açıkça okunuyordu.
"Burada güvendeyiz," dedi, ellerini omuzlarıma yerleştirerek. Gözleri doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. "Ama bu fırtına dinene kadar buradan çıkış yok. Benimle bu hücreyi, bu karanlığı paylaşmaya hazır mısın, Kardelen?"
Kalbim, onun bu yoğun ve sorgulayan bakışları altında hızla çarpmaya başladı. Korkuyor muydum? Evet, belki dışarıdaki tehlikeden hâlâ ürküyordum ama bu adamın kollarının arasında, dünyanın geri kalanından soyutlanmış bu yerde hissettiğim o aidiyet duygusu her şeyden ağır basıyordu.
Başımı hafifçe kaldırıp gözlerine baktım ve gülümsedim. "Hazırım. Beni her koşulda koruyacağından artık eminim. Senin yanındayken dışarıdaki tehlike artık beni korkutmuyor." dedim, sesimdeki kararlılıkla.
Rex'in yüzünde nadir gördüğüm o derin ve içten tebessüm belirdi. Eğilip alnıma hafifçe dudaklarını bastırdığında, dışarıdaki tüm savaş sanki asırlardır uzaklardaymış gibi silinip gitti. Ama bunu yapmamalıydı.
"Rex! Neden öpüyorsun beni? "Ona böyle yakınken kokusu beni etkisi altına alıyordu. Ama mesafeyi korumalıydım, ona çekilmemeliydim. Bunu başarmak zor olsada...Şöminenin çıtırtısı loş odayı doldururken, gölgeler duvarlarda dans ediyor gibiydi. Alnıma değen o sıcak dudaklar çekildiğinde bile Rex'in elleri omuzlarımda, sıcaklığı tenimde kaldı. Gözlerimiz birbirine kenetlenmişti; aramızdaki o kalın duvarların, kuralların ve mesafelerin bu kadar net yıkıldığını hissediyordum. Fısıltılı sesi beni ona daha fazla çekiyordu.
"Kardelen,sen de aramızdaki çekimin farkındasın. Bana bir şans ver. Duvarlarını örmeden ne olacağını dene ve gör. "Bu, bugüne kadarki o baskın ve mesafeli tavırlarının ötesinde, aramızdaki ilk gerçek ve açık dokunuştu.
Kalbim göğüs kafesimi zorlarken, Rex yavaşça ellerini omuzlarımdan indirip ellerimi avuçlarının içine aldı. Parmakları parmaklarıma kilitlendiğinde, nefesim boğazımda düğümlendi. Gözlerindeki o sert ve karanlık ifade yumuşamış, yerini derin bir teslimiyete bırakmıştı. Ve devam etti.
"Kardelen..." dedi, sesi ocağın yaydığı sıcaklık gibi içimi ısıtan ama bir o kadar da sarsıcı bir fısıltıydı. "Seni bu ateşin içine çektiğim için bazen kendime lanet okuyorum. Ama seni kaybetme düşüncesi... o düşünce beni delirtiyor."
İçimi kaplayan o devasa yük biraz olsun hafiflerken, rahat bir nefes aldım. "Ya o düşmanlar? Bizi buraya kadar takip edebilirler mi?"
Rex'in dudaklarında tehlikeli ama güven veren o keskin tebessüm yeniden belirdi. Parmaklarını parmaklarımın üzerinden çekmeden, diğer eliyle çenemden nazikçe kavrayıp yüzümü kendine biraz daha yaklaştırdı.
"Bu dağ evi, dünyanın en gelişmiş sinyal kesici ve savunma sistemleriyle korunuyor," dedi, gözlerini gözlerimin içine dikerek. "Burayı bulmaları imkânsız. Ve bulsalar bile... seni benden tek bir şekilde alabilirler, o da bu bedeni ortadan kaldırmaları kerekir."
Söylediği cümledeki o mutlak sahiplenme ve ölümcül sadakat, beni korkutmak yerine içimde tuhaf bir huzur patlaması yarattı. Zihnimdeki tüm sorular, korkular ve tereddütler o an yok olup gitti. Gözlerimi yavaşça kapatıp onun bu yakınlığına, o sıcak ve korumacı sığınağına tamamen teslim oldum. Artık dışarıda ne koparsa kopsun, bu dağ evinin içinde, bu adamın kollarında dünya durabilirdi...
