"Bir şey soracak olursan, öldürürüm onu," dediğinde susmak zorunda kaldım. Ne yapacağını kestiremiyordum. Şuan çok sinirli ve gergindi. Rena araya girdi:
"Abi, kızın yanında ayıp oluyor ama." Yüzünü bana çevirmeden yemeğine devam ediyor, arada Kayra'ya hâlâ ters bakışlar atıyordu.Dayanamayıp,
"Çocuğa öldürecekmiş gibi bakmayı keser misin?" dedim. Rena, abisini kastederek,
"Bakma sen onun sert tavırlarına, o Kayra'ya kıyamaz. Dışı sert, içi yumuşacıktır. " dedi.
"Zorla yemeğe getiren, kapı kilitleyen, duvar yumruklayan yumuşak mı olur?" diye söylendiğimde beyefendi bıyık altından gülüyor, yaptıklarından pişman olmayan bir tavırla yemeğine devam ediyordu.
Kayra sessizce önüne bakmış, kırdığı potun pişmanlığını yaşar gibi tabağıyla ilgileniyordu. Arada sırada bana kaçamak bakışlar atsa da Rex'in varlığından çekindiği her hâlinden belliydi. Uzun süredir doğru dürüst bir şey yiyemediğim için midemdeki kazınmaya daha fazla dayanamayarak önümdeki tabağa döndüm ve küçük bir lokma aldım; ağzıma aldığım tek lokma bile midemi kaldırmaya yetiyordu. Bugün yaşadıklarımı düşünüyordum.Masadaki gerilim, yerini yavaş yavaş zihnimi kemiren o büyük şüpheye bıraktı. Kayra'nın ağzından kaçırdığı "yenge" kelimesi, Rex'in o sarsılmaz ve soğuk maskesinin arkasındaki çatlaklar, bana adımla hitap etmesi... Ve o an zihnimde bir aydınlanma yaşadım.
Bu adamın içten içe duygular beslediği, koruyup kollamaya çalıştığı kişi ben miydim? Adamlarına verdiği o sert talimatlar, kapıda nöbet tutturan o korumalar hepsi benim için miydi?
Aydınlanmanın getirdiği o ağır şaşkınlığı üzerimden atamıyordum. Rex'in ise şu an bir şey anlatmaya hiç niyeti yoktu. Ne yani, o kahrolası on gün dolduğunda karşıma geçip bana açılacak mıydı? Şu an bu bilinmezlikle on gün bekleyecek sabrım kesinlikle yoktu. Tam ağzımı açıp içimdeki soruları kusacakken bana baktı.
"Sana şu an anlatmayacağımı söylemiştim. Daha fazla sorma. Lütfen anlaşmamıza sadık kal. On gün sabretmelisin. Herşeyi o zaman öğreneceksin. "
Tabii, o anlaşma onun için her şeyi saklamak, arkasına sığınmak için harika bir bahane olmuştu. Bakışlarımı gözlerine diktim. "Sen on gün dolana kadar beni böyle şaşırtacak mısın?"
Şu an kendimi daha fazla germek ve strese sokmak da istemiyordum. Sonuçta istemediğim halde beni kendine zorla aşık edecek değildi yaa!On gün... Belki de bekleyebilirdim.
Rex'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Olabilir. Şaşırtmayı severim."
Zihnim durmadan çalışıyordu. Belki beni geçmişte bir yerlerde tanıyordu ama ben onu hiç fark etmemiştim. Fakat böyle karizmatik, tekinsiz ve otoriter bir adamın bizim o sıradan mahallede ne işi olabilirdi ki? Kafamı kurcalayan cevapsız sorularla öylece kalakaldım.
Bir süre masadaki sessizliğin içinde kaldıktan sonra mecburiyetten tabağıma döndüm. Zorlasam da iki küçük lokmadan fazlası boğazımdan geçmedi. Rex'in bakışlarının bir an bile üzerimden ayrılmadığını hissedebiliyordum; durumu çoktan fark etmişti.
"Tamam," dedi ses tonunu yumuşatarak. "Zorlama kendini. Ama her öğün az da olsa bir şeyler yemeye çalış. Daha sonra içerdeki Nilüfer ablaya seslendi. Kadın gelip elindeki ilaçları önüme koyunca şaşırmıştım. Başımı kaldırıp Rex'e baktım, başımı iki yana salladım.
" Ne bunlar? Ne olduğunu bilmediğim şeyleri içmem,"dediğimde Rex durumu anlamıştı. Önümdeki ilaçları alıp ağzına attı, üzerine su içip bana baktı. "Sadece vitamin ilaçları kendini toparlayabilmen için." Bu hareketi içimi bir nebze olsun rahatlatmıştı. Kutudan benim için ilaç çıkarıp uzattı. Ağzıma ilacı atınca bana bir bardak suyu da uzattı.
"Bir şey yiyemediğinde ilaçları alırsan ufak ufak iştahın da düzelir artık."
Beni bu kadar incelikle düşünmesi içimde tuhaf bir çelişki yaratıyordu; bir yanım mutlu olurken diğer yanım derin bir tedirginlikle sarsılıyordu. Cevap vermek yerine sadece başımı salladım.
Sofradan kalkıp, "Afiyet olsun," dedikten sonra arkamı dönüp odaya çıkmaya yeltendim. Tam adımımı atıyordum ki Rex hızlı bir hareketle bileğimden yakalayıp beni durdurdu.
"Yemekten sonra kahve içelim birlikte. Hemen yukarı çıkmasan olmaz mı?"
Gözlerim anında tuttuğu bileğime takıldı. Dokunuşunu fark ettiği an, sanki yanlış bir şey yapmış gibi kolumu hemen bıraktı. Ama cildimde bıraktığı o sıcaklık, içimde ne olduğunu tam olarak tanımlayamadığım garip bir duygu uyandırmıştı. Üstelik 'kahve' kelimesi... Zihnimde maziye dair ne varsa bir anda canlandırdı. Eski hayatımda ne kadar çok şeyden mahrum kaldığımı ve bu küçük tatlara ne kadar özlem duyduğumu hatırladım. İstemsizce yüzümde hafif bir tebessüm belirdi.
"Olur, içelim," dedim sesimdeki yumuşamayı gizleyemeyerek. "Uzun zamandır içmiyorum, tadını bile unutmuşum. Ama kahveden sonra odaya çıkacağım."
Rex başını önüne çevirdi. "Tamam, sen salona geç. Ben de gelirim birazdan."
Kahveyi gerçekten çok severdim. Mahalledeki o eski, mütevazı hayatımda bile ne kadar yalnız olursam olayım günde bir fincan Türk kahvesi pişirirdim; beni bir nebze de olsa mutlu eden, sığındığım küçük bir detaydı. Onların yanından uzaklaşıp geniş salondaki tekli berjerlerden birine yayıldım.
O sırada orta sehpada duran kalın ciltli kitap dikkatimi çekti. Uzanıp elime aldım. Yüzeyindeki dokuyu hissettiğimde içim cız etti.
Bu, Tolstoy'un Savaş ve Barış kitabıydı!
Elimdeki sayfaları çevirirken ruhum adeta zaman sıçraması yaşadı. Bu kitap, kendi odamda, yarım kalan kitabın aynısıydı. Beni bir anda kızlığımın o masum, lekesiz günlerine geri götürdü. Arkadaşımdan ödünç aldığım ama bir türlü geri veremediğim o kitap... Şu an evde, odamdaki çekmecede öylece duruyordu. Umarım bana darılmamıştır, diye düşündüm. Beni o çaresiz durumdayken görmüş, ne şartlarda evlenmek zorunda bırakıldığımı da biliyordu-eğer buna evlenmek denirse...
Elimde tuttuğum bu kitap ve az sonra gelecek kahve kokusu, Rex'in gizemli dünyasında bana geçmişimin hayaletlerini fısıldıyordu...





