Soğuk gece rüzgârı Elio'nun yüzünü keserken ormanın son ağaçlarını geride bırakıp açıklığa ulaştı. Nefesi düzensizdi; ciğerleri her soluk alışında yanıyor, kanat gibi kullandığı kristal gücü bedenindeki son enerjiyi de tüketiyordu. Arkasında bıraktığı orman hâlâ karanlığın içinde nefes alıyor gibiydi. Ağaçların eğilmiş dalları birbirine sürtündükçe çıkan uğultu, sanki onu yeniden içeri çağırıyordu.
Elio buna aldırmadı.
Gözlerini çıkış yoluna dikti.
"Lio..."
Fısıltısı rüzgârın içinde kaybolup gitti.
Kollarını göğsünde kavuşturdu. Her zamanki gibi birkaç dakika sonra kızıl saçlı suikastçının gölgelerin arasından çıkacağını düşündü. Belki omzunda yeni bir yara olacaktı, belki yine alaycı bir ifadeyle "Abartıyorsun." diyecekti. Elio bunu o kadar çok yaşamıştı ki bu sefer de farklı olabileceğine inanmak istemiyordu.
Dakikalar geçti.
Gökyüzünün doğu tarafı yavaş yavaş griye dönmeye başladı.
Lio hâlâ yoktu.
Elio bir kayanın üzerine oturdu. Parmaklarını huzursuzca birbirine sürttü. Gözlerini bir an bile ormandan ayırmıyordu. İçindeki sıkıntı her geçen dakika biraz daha büyüyordu. Sessizlik ağırlaştıkça aklına istemediği düşünceler doluşmaya başladı.
"Çıkışta beni göremezsen hemen birliğe git."
Lio'nun ayrılmadan önce söylediği sözler zihninde yankılandı.
Elio dişlerini sıktı.
"Hayır..." diye mırıldandı kendi kendine. "Sen bana söz verdin."
Bir saat...
Belki biraz daha fazla...
Ormanın içinden ne bir ayak sesi geldi ne de kırmızı saçların arasından yükselen o tanıdık küfürlerden biri duyuldu. Yalnızca rüzgâr vardı. Ve uğursuz bir sessizlik.
Elio daha fazla bekleyemedi.
Bir anda ayağa kalktı.
"Bekleyemem..."
Sesindeki korku bu kez saklanamayacak kadar büyüktü.
"Sen bana geri döneceğini söyledin."
Hiç düşünmeden yeniden ormana daldı.
Şafak sökmeye başlamış olmasına rağmen Gölge Krallığı'nın ormanı hâlâ geceyi yaşıyordu. Güneş ışıkları kalın dalların arasından geçemiyor, toprağa yalnızca silik gölgeler düşüyordu. Nemli hava boğazını yakıyor, her adımında çamura karışmış yapraklar ayaklarının altında eziliyordu.
Bir süre sonra yerde koyu kırmızı bir damla gördü.
Durdu.
Nefesi kesildi.
Yavaşça diz çöktü.
Parmaklarını kana dokundu.
Henüz tamamen kurumamıştı.
"...Lio."
Kan damlaları tek başına değildi.
Biraz ileride bir tane daha vardı.
Sonra bir tane daha...
Elio hiç vakit kaybetmeden izleri takip etmeye başladı.
Ormanın derinliklerine indikçe etrafındaki manzara değişiyordu. Yanmış ağaç gövdeleri, yere savrulmuş gölge yaratıklarının siyaha dönmüş bedenleri ve keskin yanık kokusu havaya sinmişti. Bazı ağaçların gövdelerinde kılıç darbelerinin açtığı derin yarıklar vardı. Toprağın birçok yerinde alevlerin bıraktığı izler hâlâ seçiliyordu.
Elio bunların hepsini tanıyordu.
Lio'nun savaşma şekliydi bu.
Her adımda kalbi biraz daha sıkışıyordu.
"Ne kadar savaştın sen..."
Fısıltısı titreyerek dudaklarından döküldü.
Kan izleri sonunda onu uçurumun kenarına getirdi.
Elio'nun ayakları olduğu yerde durdu.
Uçurumun kenarındaki taşların üzerine sıçramış kan lekeleri, toprağa saplanmış kırık bir ok ve sürüklenme izleri...
Ama...
Ceset yoktu.
Lio yoktu.
Elio dizlerinin üzerine çöktü.
"Lio!"
Sesi uçurumun derinliklerinde yankılandı.
Cevap gelmedi.
"Lio!"
Yalnızca rüzgâr...
Elio titreyen elleriyle uçurumun kenarına yaklaştı. Aşağı baktığında gördüğü tek şey sonsuz bir karanlıktı. Sis tabakası dibi tamamen örtüyordu.
"Hayır..."
Başını iki eli arasına aldı.
"Hayır... hayır..."
Gözlerinden süzülen yaşlar taşların üzerine damladı.
Bir süre olduğu yerde kaldı. İçindeki suçluluk duygusu boğazına düğümlenmişti. Eğer onu bırakmasaydı... Eğer biraz daha diretseydi... Eğer birlikte savaşsalardı...
Belki...
Belki bunların hiçbiri yaşanmayacaktı.
Titreyen nefesini güçlükle kontrol altına aldı.
"Lio..." dedi son kez. "Ne olur..."
Sessizlik.
Başka hiçbir şey yoktu.
Elio gözyaşlarını koluyla silip yavaşça ayağa kalktı. Bacakları hâlâ titriyordu. Geriye son bir kez baktıktan sonra bütün gücüyle havalandı ve birliğin bulunduğu bölgeye doğru ilerlemeye başladı.
Birliğin büyük ahşap kapısı sert bir gürültüyle açıldı.
İçerideki konuşmalar bir anda kesildi.
Masaların etrafında oturan suikastçılar aynı anda kapıya döndü.
Kapının eşiğinde duran Elio'nun hâli içeriye çöken sessizliğin sebebiydi.
Üzerindeki kıyafetler birçok yerinden yırtılmıştı. Kollarında ve yüzünde ince kesikler vardı. Çamurla karışmış kan lekeleri neredeyse bütün giysilerini kaplamıştı. Soluk alıp verişi düzensizdi; sanki buraya ulaşabilmek için bedenindeki son gücü de tüketmişti.
İlk hareket eden Lina oldu.
Sandalyesini hızla geriye iterek Elio'nun yanına koştu. Elio'nun dizleri tam çökecekken onu omuzlarından tuttu.
"Elio!"
Sesinde alışılmadık bir telaş vardı.
"İyi misin? Otur... Dur, yaraların—"
Elio başını iki yana salladı.
Konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı.
Lina, onun titreyen ellerini fark edince daha da endişelendi.
"Neler oldu?"
Tam o sırada ağır adımlar duyuldu.
Riven kalabalığın arasından çıkıp Elio'nun karşısında durdu.
Bakışları hızla etrafı taradı.
Sonra kaşları çatıldı.
"...Lio nerede?"
Elio'nun boğazı düğümlendi.
Cevap veremedi.
Odanın en arkasında duran Ronan ise sessizce olanları izliyordu. Yüzünde en ufak bir ifade değişikliği yoktu. Taş kadar sert görünüyordu. Ancak masanın kenarına dayadığı eli yavaşça sıkılmış, parmak eklemleri beyazlamıştı. Kimse fark etmese de zihnindeki tek soru aynıydı.
Neredeydi?
Riven bu kez daha sert bir sesle konuştu.
"Elio."
Genç kız başını yavaşça kaldırdı.
Gözleri dolmuştu.
Dudakları titriyordu.
"Lio..."
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"...geri dönmedi."
.
..
...
Karanlık...
Lio gözlerini açmaya çalıştı.
Başaramadı.
Sanki bütün bedeni taşların altına gömülmüş gibiydi. Sol omzundan başlayan keskin acı her nefes alışında göğsüne kadar yayılıyor, ayağındaki zonklama ise en ufak harekette bile bütün bedenini titretiyordu. Bilinci sürekli elinden kayıp gidiyor, kısa süreliğine yüzeye çıkıyor ve ardından yeniden karanlığın derinliklerine çekiliyordu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Saatler mi... Günler mi... Yoksa yalnızca birkaç dakika mı? Zaman kavramını çoktan yitirmişti.
Sessizliğin içinden ilk duyduğu şey su sesiydi.
Düzenli aralıklarla bir yere düşen su damlaları, taş duvarlarda yankılanarak odanın içinde dolaşıyordu. Ardından çıtırdayan odunların sesi kulağına ulaştı. Yakınlarda yanan bir şömine vardı. Sıcaklığını teninde hissedebiliyordu ama buna rağmen vücudunu ürperten garip bir soğukluk hâlâ peşini bırakmıyordu. Dışarıda esen rüzgârın uğultusu pencerenin aralıklarından içeri süzülüyor, odanın sessizliğine kasvetli bir melodi ekliyordu.
Sonra...
Başka bir ses duyuldu.
Çok alçak...
Neredeyse fısıltı kadar hafif...
Birisi, anlamını bilmediği kelimeleri yavaş ve melodik bir şekilde mırıldanıyordu.
Ses ne şarkıya benziyordu ne de duaya.
Eski...
Yabancı...
Ama garip bir şekilde huzur vericiydi.
Her kelime kulağına ulaştıkça omzundaki yanma biraz hafifliyor, bedenindeki ağrılar sanki görünmez bir el tarafından usulca bastırılıyordu. Ne söylendiğini anlayamıyordu. Dilini daha önce hiç duymamıştı. Bilinci bunu çözmeye çalışacak kadar toparlanmadan yeniden karanlığın içine gömüldü.
...
Ne kadar zaman geçtiğini yine bilmiyordu.
Bu kez omzuna dokunan soğuk parmakları hissetti.
Canı yandı.
Kaşları istemsizce çatıldı.
Tam o anda melodik ses sustu.
Sessizlik çöktü.
Ardından odanın kapısı usulca açıldı.
Lio gözlerini açacak gücü bulamıyordu. Göz kapakları kurşun kadar ağırdı. Yalnızca sesleri duyabiliyordu.
İçeri giren kişinin ayak sesleri taş zeminde hafifçe yankılandı.
Bir süre sonra yumuşak bir kadın sesi duyuldu.
"...Bu o mu?"
Kısa bir sessizlik oldu.
Ardından derin ve sakin bir erkek sesi cevap verdi.
"Evet."
Kadın birkaç saniye konuşmadı.
Sanki yatağın yanında durmuş, onu dikkatle inceliyordu.
"Şimdi anlaşıldı..." dedi alçak bir sesle. "Neden yıllar önce bir anda ortadan kaybolduğun."
Odada yine sessizlik hâkim oldu.
Kadın yeniden konuştu.
"Sence... seni hatırlıyor mudur?"
Erkek sesi hiç tereddüt etmedi.
"Hayır."
"Bu kadar emin konuşmana şaşırdım."
"Çünkü hatırlamıyor."
Lio duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu.
Kimden bahsediyorlardı?
Kim... yıllar önce ortadan kaybolmuştu?
Neden onu tanıyor gibiydiler?
Düşünmeye çalıştıkça başının içindeki ağrı daha da şiddetleniyordu.
Cam şişelerin birbirine hafifçe çarpma sesi duyuldu.
Kadın tekrar konuştu.
"Bunlar iyileşmesini hızlandıracak. Yaraları sandığımdan daha ağır."
Kısa bir sessizlik...
Şişenin bir başkasına uzatıldığını hissettiren hafif bir tıkırtı...
Sonra ayak sesleri yeniden duyuldu.
Kapı usulca açıldı.
Ve tekrar kapandı.
Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Şöminenin çıtırtıları...
Rüzgârın uğultusu...
PSu damlalarının yankısı...
Hepsi birbirine karışıyordu.
Lio bu kez gözlerini açmayı denemedi.
Ama bilinci eskisine göre daha açıktı.
Nefesini fark ettirmemeye çalışarak olduğu gibi kaldı.
Başucunda hâlâ birinin durduğunu hissedebiliyordu.
O kişinin bakışları üzerinden hiç ayrılmıyordu.
Uzun süren sessizliğin ardından derin ve sakin bir erkek sesi karanlığı bozdu.
"Sonunda uyandın."
Bu bölüm neden bu kadar kısa oldu bilmiyorum tm 🥀🥀🥀
