Aras ve Lina eve vardıklarında gece çok ilerlemişti.
Kapıyı Aras'ın annesi açtı.
Lina'yı görünce sıcakça gülümsedi.
“Demek Lina sensin.”
Lina mahcup bir gülümsemeyle başını salladı.
“Hoş geldin.”
Aras ayakkabılarını çıkarırken,
“Anne, Lina bu gece benim odamda kalacak.”
dedi.
Annesi bir an durdu.
“Cümlenin sonunu biraz yanlış kurmadın mı?”
Aras gözlerini kapattı.
“Anne...”
Kadın gülmesini tutamadı.
“Tamam tamam, sen salonda yatacaksın. Sanki yarın dolunay olduğunu bilmiyorum.”
Aras başını iki yana salladı.
“İyi geceler.”
Lina odada yatağın kenarına oturdu.
Aras kapıyı çaldı.
“Elini göster.”
Lina avucunu açtı.
Hilal izi her zamankinden daha parlaktı.
Aras derin bir nefes aldı.
“Yarın sana anlatmam gereken çok şey var.”
Lina ona baktı.
“Ben zaten biliyorum.”
Aras kaşlarını çattı.
“Neyi?”
“Cadıyı... Ayın Varisi'ni... Gecenin Varisi'ni.”
Sessizlik oldu.
Aras ilk kez gerçekten şaşırmıştı.
“Sen... cadıyla konuştun.”
Lina sadece başını salladı.
“İyi geceler, Aras.”
Aras cevap veremedi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Sabah...
Ev şaşırtıcı derecede sakindi.
Aras'ın annesi mutfakta kahvaltı hazırlıyordu.
“Bugün uzun bir gün olacak.”
Kimse bunun nedenini sormadı.
Çünkü cevabını üçü de cevabını biliyordu.
Gün normal geçti.
Ama güneş batmaya başladığında...
Hiçbir şey artık normal değildi.
Güneş ufkun arkasında kaybolurken gökyüzü yavaş yavaş mora büründü.
İlk yıldızlar görünmeye başlamıştı.
Lina pencereden dışarı baktı.
Avucundaki hilal usulca ısındı.
Tam o sırada...
Arşivin en derin katında tek bir mum yandı.
Sonra ikinci...
Üçüncü...
Derken bütün mumlar kendiliğinden alev aldı.
Cadı yavaşça başını kaldırdı.
Zincirler ince bir sesle gerildi.
“Sonunda...”
Dudaklarından neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir fısıltı döküldü.
“Bu gece kapılar yeniden aralanacak.”
Gözlerini kapattı.
“Kötü ruhlar yeniden özgür kalacak.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Lütfen... bu kez başarın.”
Başka bir yerde...
Sylan tam kapıya yönelmişti.
“Dur.”
Babasının sesi evi doldurdu.
Sylan arkasını dönmedi.
“Yine onun yanına gidiyorsun.”
“Evet.”
“Sen artık koruyucu değilsin!”
Sylan derin bir nefes aldı.
“Bunu her gün söylemek zorunda mısın?”
Babası öfkeyle ayağa kalktı.
“Sen koruyuculuğunu bir savaşta kaybetmedin!”
“Kuralları çiğnedin!”
“Koruman gereken kişiyi bırakıp başka birini seçtin!”
Sylan'ın yumrukları sıkıldı.
“Pişman değilim.”
Babası gözlerini kapattı.
“İşte bu yüzden mührün senden alındı.”
Sylan hiçbir şey söylemeden odasına çıktı.
Kapıyı kapattı.
Birkaç saniye sonra pencere tıklandı.
Tak...
Tak...
Tak...
Sylan perdeyi açtı.
Pencerenin dışında Caelan vardı.
Pencerenin pervazına oturmuş, her zamanki ürkütücü gülümsemesiyle el sallıyordu.
“Baban yine mi bağırdı?”
Sylan camı açtı.
“İçeri gel.”
Caelan tek hareketle içeri atladı.
Elindeki bez çantayı yatağın üzerine bıraktı.
İçinden siyah mumlar, beyaz tebeşir ve eski bir hançer çıktı.
“Hazır mısın?”
Sylan sessizce başını salladı.
İkisi birlikte odadan çıkıp gecenin karanlığında kayboldular.
Dolunay artık gökyüzünün tam ortasında yükseliyordu.
Eski taş yapı gecenin içinde sessizce yükseliyordu.
Kapı kendiliğinden aralandı.
Caelan içeri girer girmez siyah mumları tek tek taş zemine dizdi.
Sylan ise cebinden küçük, gümüş bir anahtar çıkardı.
Anahtarı zemindeki oyuklardan birine bıraktı.
Bir anda bütün mumlar mavi renkte yanmaya başladı.
Caelan etrafına bakıp gülümsedi.
“Her seferinde aynı his.”
Sylan diz çöktü.
“Başla.”
Caelan yere beyaz tebeşirle eski bir sembol çizmeye başladı.
Son çizgiyi tamamladığında odanın içindeki hava ağırlaştı.
Mum alevleri rüzgâr yokken bile eğiliyordu.
Caelan gözlerini kapattı.
“Ben görevimi yerine getiriyorum.”
Sesi bu kez alışılmışın aksine ciddiydi.
“Eksik olabilirim.”
“Ama geri durmayacağım.”
Sylan sessizce onu izliyordu.
Caelan yavaşça avucunu sembolün üzerine koydu.
Kolundaki mühür mavi bir ışıkla parladı.
Bir anlığına bütün mumlar söndü.
Karanlığın içinden boğuk fısıltılar yükseldi.
Caelan gözlerini açtı.
Yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.
“Başladı.”
Sylan ayağa kalktı.
“Neyi hissettin?”
Caelan derin bir nefes aldı.
“Birileri... kapının diğer tarafında bekliyordu.”
İkisi de aynı anda dolunaya baktı.
Gece artık gerçekten başlamıştı.
Dolunay gökyüzüne yükseldiği an evin içindeki bütün sesler kesildi.
Saat durmuştu.
Rüzgâr durmuştu.
Lina ile Aras aynı anda birbirlerine döndüler.
İkisinin de avucundaki mühür yanıyordu.
Sonra...
Evin duvarları yavaşça kararmaya başladı.
Siyah gölgeler tavandan aşağı süzülüyor, fısıltılar odanın her yanını dolduruyordu.
Lina kulaklarını kapattı.
"Bu sesler..."
Aras dişlerini sıktı.
"Duyma."
Ama sesler giderek yaklaşıyordu.
"Onu bırak..."
"Tek başına kal..."
"Ona güvenme..."
Lina korkuyla geri çekildi.
Tam o sırada odanın ortasında ince bir ışık belirdi.
Işığın içinden bir kadın çıktı.
Lina'nın nefesi kesildi.
"...Anne?"
Kadın bu kez gülümsemiyordu.
Yüzü hüzün doluydu.
"Lina."
Lina koşarak ona sarılmak istedi.
Yapamadı.
Ellerinin arasından sis gibi geçti.
Gözyaşları durmadan akıyordu.
"Neden gittin?"
Kadın cevap vermedi.
Sadece kızının gözlerine baktı.
"Dinle."
"Çok az vaktim var."
Gölgeler odanın etrafında dönmeye devam ediyordu.
"Üç gece sürecek."
"İlk gece korkuların seni çağıracak."
"İkinci gece yollarınız ayrılacak."
"O gece ikiniz de tek başınıza karar vereceksiniz."
"Üçüncü gece..."
Kadın durdu.
"... Aynı yolu seçebilirseniz denge yaşayacak."
"Ama farklı yollar seçerseniz..."
Sözünü tamamlamadı.
Lina'nın gözlerinden yaşlar akıyordu.
"Peki doğru yol hangisi?"
Kadın başına yavaşça iki yana salladı.
"Doğru yol..."
"... Kimsenin sana söyleyemeceği yoldur."
Sonra Aras'a döndü.
"Onu koruma."
Aras şaşırdı.
Kadın devam etti.
"Yanında yürü."
"Çünkü onu sürekli korumaya çalışırsan..."
"...karar vermesine engel olursun."
Gölgeler çığlık atmaya başladı.
Kadının bedeni yavaş yavaş dağılmaya başladı.
"Lina..."
"Bu kez korkma."
"Seç."
Bir anda her şey kayboldu.
Saat yeniden çalıştı.
Oda eski hâline döndü.
Ne kadın vardı...
Ne de gölgeler.
Sadece Lina'nın yanağındaki gözyaşları kalmıştı.
Aras sessizce ona baktı.
"Yarın..."
"Yollarımız gerçekten ayrılacak."
Lina gözyaşlarını sildi.
"Ve ikinci gecenin sonunda..."
"...yeniden buluşacağız."
Dolunayın ilk gecesi sona ermek üzereydi.
Annesinin sesi tekrar duyuldu...
"Lina..."
"Unutma."
"Bazı kapılar cesaretle açılır."
"Bazılarıysa vazgeçerek."
Son sözleri rüzgârın içinde kayboldu.
Ve tamamen yok oldu.
Tam o anda...
Fısıltılar geri döndü.
Bu kez çok daha yakındılar.
"Gel..."
"Bizi dinle..."
"Yalnız kal..."
Lina kulaklarını kapattı.
Sesler kesilmedi.
Aksine...
Her saniye daha da yükseldi.
Sanki yüzlerce kişi aynı anda bağırıyordu.
Aras da dizlerinin üzerine çökmüştü.
İlk kez yüzündeki sakin ifade kaybolmuştu.
"Lina!"
Lina cevap veremedi.
Kulaklarındaki uğultu artık düşünmesine bile izin vermiyordu.
"Bırak onu..."
"Kaç..."
"Yalnızsın..."
Lina gözlerini sımsıkı kapattı.
"Yeter..."
Sesler daha da yükseldi.
Sonra...
Bir anda...
Tamamen sustular.
Sessizlik.
Lina yavaşça gözlerini açtı.
Aras yoktu.
Ev yoktu.
Dolunay yoktu.
Ayaklarının altında siyah, parlak taşlardan oluşan uzun bir yol uzanıyordu.
Gökyüzü ne geceydi...
Ne gündüz...
Nefes alış verişi düzensizd.
Her adım attığında boşluğun içinde yankılanan bir ses duyuluyordu.
Tak...
Tak...
Tak...
Lina istemsizce arkasına baktı.
Kimse yoktu.
Tekrar yürümeye başladı.
Tak...
Tak...
Tak...
Bir anda...
Başka bir ayak sesi duyuldu.
Tak...
Tak...
Tak...
Bu ses ona ait değildi.
Yavaşça arkasını döndü.
Boşluğun içinden siyah cüppeli biri yürüyordu.
Yüzü, eski ahşaptan yapılmış çatlak bir maskenin arkasındaydı.
Maskenin altından saman sarısını andıran kumral saçlar taşıyordu.
Adımları ağırdı.
Ama her adımı Lina'nın kalbine biraz daha baskı yapıyordu.
Sonunda birkaç metre önünde durdu.
Uzun süre konuşmadı.
Sonra maskenin arkasından boğuk bir ses yükseldi.
"Demek..."
"Yeni Ayın Varisi sensin."
Lina gözlerini ondan ayırmadı.
"Evet."
Maskeli adam başını hafifçe eğdi.
"Ne istiyorsun?"
Lina hiç düşünmeden cevap verdi.
"Dengeyi."
Maskeli adam sessizce güldü.
"Yoksa..."
"Ne istediğini gerçekten bilmiyor musun?"
"Biliyorum."
"Öyle mi?"
Elini cüppesinin içine soktu.
İnce, siyah bir hançer çıkardı.
Hançeri iki eliyle tutup Lina'ya uzattı.
"O halde son sorum."
"Bu denge için..."
"Canını vermeye hazır mısın?"
Lina'nın gözleri bir an bile titremedi.
"Evet."
Maskeli adam hançeri geri aldı.
Başını eğdi.
"İstediğim cevap buydu."
Bir sonraki saniye...
Hiç tereddüt etmeden hançeri Lina'nın göğsüne sapladı.
Lina'nın gözleri yavaşça kapandı.
Ve karanlığın içine düştü.
Aras gözlerini yavaşça açtı.
Ayaklarının altında dizlerine kadar yükselen soğuk bir göl vardı.
Etrafını yoğun bir sis kaplıyordu.
Ne gökyüzü görünüyordu...
Ne de sonu.
Sadece sessizlik.
Aras birkaç adım attı.
Şap...
Şap...
Şap...
Derken suyun üzerinde başka ayak sesleri duyuldu.
Sis yavaşça ikiye ayrıldı.
Karşısında uzun boylu bir kız duruyordu.
Üzerinde Aras'ın gördüğü siyah cübbenin aynısı vardı.
Yüzünde porselen gibi beyaz, ifadesiz bir maske bulunuyordu.
Maskenin arkasından beline kadar uzanan altın sarısı saçları dökülüyordu.
Kız birkaç saniye konuşmadı.
Sonra maskenin ardından sakin bir ses yükseldi.
"Gecenin Varisi..."
Aras onu dikkatlice süzdü.
"Demek sıra bana geldi."
Kız başını hafifçe eğdi.
"Sorularım kısa."
"Cevapların kaderini belirleyecek."
Aras tek kelime söyledi.
"Sor."
Kız sağ elini göle doğru uzattı.
Suyun üzerinde dalgalar oluştu.
Bir an sonra Lina'nın silueti belirdi.
Kız hiç duygusuz bir sesle sordu.
"Onu neden koruyorsun?"
Aras hiç düşünmedi.
"Çünkü yalnız kalmamalı."
Kız başını iki yana salladı.
"Yanlış."
Görüntü kayboldu.
Bu kez suyun üzerinde küçük yaşlardaki Aras belirdi.
Tek başındaydı.
"Tekrar ".
Aras derin bir nefes aldı.
"Çünkü ben yalnız kalmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. "
İlk kez kızın sesi yumuşadı.
"Bu..."
Doğruya daha yakın."
Suyun üzerindeki görüntü dağıldı.
Kız son sorusunu sordu.
"Eğer denge..."
"...Lina'nın senden uzaklaşmasını isterse..."
"Onu durdurur musun?"
Aras uzun süre sustu.
Sonra gözlerini kaldırdı.
"Hayır."
"Çünkü onu korumak..."
"...onun yerine karar vermek değildir."
Maskeli kız ilk kez hafifçe gülümsedi.
"İşte aradığım cevap buydu."
Gölde ince halkalar oluşmaya başladı.
Sis yavaşça dağıldı.
Kız geri çekilirken son kez konuştu.
"İkinci gece seni bekliyor, Gecenin Varisi."
Sözleri biter bitmez göl parçalanır gibi çatladı.
Aras gözlerini istemsizce kapattı.
Vücuduna bir sıcaklık yayıldı.
Ölüyor muydu.
" demek ölmek böyle bir şeydi."
Lina irkilerek gözlerini açtı.
Şiddetle öksürdü.
Ağzından su boşaldı.
Elleriyle yere tutundu.
Taşların üzeri tamamen ıslaktı.
Nefesini toparlayınca başını kaldırdı.
"...Aras."
Birkaç metre ilerisinde sırtüstü yatıyordu.
Kıpırdamıyordu.
Lina sendeleyerek ayağa kalktı.
Koşup yanına diz çöktü.
Titreyen elleriyle yüzünü tuttu.
"Aras..."
Sessizlik.
Omzunu sarstı.
"Aras..."
Hiçbir tepki vermedi.
Gözyaşları yanaklarından süzüldü.
Yutkunarak fısıldadı.
"...Öldü mü?"
Arkasından metalin taşa sürtünmesini andıran ince bir ses duyuldu
"Henüz değil."
Ses tam arkasından gelmişti.
Lina irkilerek döndü.
Birkaç adım ötede Caelan duruyordu.
Üzerinde siyah değil, kemik renginde uzun bir ceket vardı.
Ceketin eteklerine gümüş iplerle eski semboller işlenmişti.
Boynunda ince zincirlere asılı küçük çanlar vardı.
En ufak hareketinde belli belirsiz tınlıyorlardı.
Beyaz saçlarının birkaç tutamı ince örgüler hâlinde omzuna düşüyordu.
Elleri arkasında birleşmişti.
Sakin görünüyordu.
Neredeyse bir ayinin başındaki rahip gibi.
Lina ayağa kalktı.
"Ne demek henüz değil?"
Caelan, Aras'a baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Bir ruh..."
"...kararını vermeden ölmez."
Caelan gözlerini ona çevirdi.
"Onu ben kurtaramam."
"Kendi yolunu seçti."
"Kendi hükmünü de kendi verecek."
Lina öfkeyle bir adım attı.
"Ne söylediğinin farkında mısın?"
Caelan'ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
"Farkındayım."
"Şimdi sıra sende."
Lina kaşlarını çattı.
Caelan arkasını döndü.
İleride sislerin arasından yükselen dar taş bir patikayı gösterdi.
"Gel."
"İkinci kapı seni bekliyor."
Lina son kez Aras'a baktı.
Titreyen eliyle onun eline dokundu.
"Bekle..."
"Ne olursa olsun geri döneceğim."
Sonra derin bir nefes aldı.
Ve Caelan'ın peşinden yürümeye başladı.
Caelan önde, Lina birkaç adım arkasında yürüyordu.
Yol sessizdi.
Bir süre sonra yolun kenarında insanlar görünmeye başladı.
Yaşlı bir adam...
Genç bir kadın...
Küçük bir çocuk...
Hepsi oldukları yerde sessizce duruyordu.
Lina yürümeye devam etti.
Geçtiği herkes dönüp ona baktı.
Hiçbiri konuşmadı.
Hiçbiri hareket etmedi.
Sadece gözleri Lina'nın üzerindeydi.
Lina ürperdi ama yürümeyi bırakmadı.
Tam yanlarından geçecekken genç bir kız öne çıktı.
"Sen..."
Lina durdu.
Kız yavaşça gülümsedi.
"Sen Ayın Varisi'sin."
Lina sessizce başını salladı.
Kız gözlerini yere indirdi.
"Ben artık bu dünyaya ait değilim."
"Tek bir isteğim var."
Lina dikkatle onu dinledi.
"Bir ablam var."
"Ona onu çok sevdiğimi söyle."
"Ve benim için üzülmesin."
Lina hiç düşünmeden cevap verdi.
"Söz veriyorum."
Kızın gözleri doldu.
"Teşekkür ederim."
Bir anda bedeni ay ışığı gibi dağıldı.
Lina birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Sonra koşarak Caelan'a yetişti.
Bir süre daha sessizce yürüdüler.
Caelan sonunda durdu.
Cebinden küçük, cam bir şişe çıkardı.
İçindeki gümüş renkli sıvıyı Lina'ya uzattı.
"İç."
Lina şişeyi aldı.
Bir yudum içtikten sonra merakla sordu.
"Az önceki insanları sen de gördün mü?"
Caelan başını iki yana salladı.
"Ben ölmüş insanları göremem."
"Sadece seslerini duyarım."
Lina birkaç saniye sustu.
"Benim sınavım neydi?"
Caelan gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi.
"Çoktan geçtin."
Lina şaşkınlıkla ona baktı.
"Nasıl?"
"Kimse sana yardım etmeni söylemedi."
"Sen bunu kendin seçtin."
Lina'nın aklına bir anda Aras geldi.
"...Peki Aras?"
Caelan'ın sesi ilk kez ağırlaştı.
"Aras..."
"...yanlış seçimler yaptı."
Aras, sarı saçlı kızı sessizce takip ediyordu.
Bir süre sonra orman aniden sona erdi.
Ortada, kökleri toprağın dışına taşmış dev bir ağaç vardı.
Sarı saçlı kız durdu.
Ağacın gövdesine hafifçe dokundu.
Köklerin arasındaki berrak su dalgalandı.
Suyun içinden bir kadın çıktı.
Uzun, dalgalı siyah saçları beline kadar uzanıyordu.
Üzerinde siyah yerine ay ışığını andıran gümüş ve açık mavi tonlarında, ince işlemeli uzun bir elbise vardı.
Kollarından sarkan şeffaf tüller yürüdükçe su gibi dalgalanıyordu.
Başında ince dallardan örülmüş gümüş bir taç vardı.
Gözleri ise neredeyse renksizdi.
Kadın Aras'a birkaç saniye baktı.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Demek Gecenin Varisi sensin."
Aras sessizce başını salladı.
Kadın elini ağacın gövdesine koydu.
"Ben Mara."
"Yaşamla ölüm arasındaki yolu korurum."
Tam o anda arkadaki ağaçların arasından iri bir gölge geçti.
Mara gözlerini ormana çevirmeden konuştu.
"Merak etme."
"Orman önce seni tartacak."
"Sonra sıra bana gelecek."
Mara başını hafifçe çevirdi.
"Vördr."
Ormanın içinden ağır adımlar duyuldu.
Boynuzları dalları andıran uzun bir yaratık ağaçların arasından çıktı.
Yeşil gözlerini Aras'a dikti.
Mara sakince konuştu.
"Bu ormanın koruyucusu."
"İnsanlara yollarını unutturur."
Vördr yere bastığı anda patikalar kayboldu.
Ağaçlar yer değiştirdi.
Aras döndüğünde geldiği yolu artık göremiyordu.
Mara gülümsedi.
"Beni bul."
Aras gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Sonra içinden gelen yöne doğru yürüdü.
Üç adım sonra ağaçlar yeniden açıldı.
Mara tam karşısındaydı.
"Yeter."
"Mara başını hafifçe çevirdi."
Mara, Aras'ın eline ay ışığı gibi parlayan küçük bir taş bıraktı.
"Sen kaybetmedin."
"Yanıltıldın."
Aras kaşlarını çattı.
"Maya."
Mara başını hafifçe salladı.
"İllüzyonlar, gerçeği göremeyenleri değil..."
"...gerçeği görmekten korkanları yakalar."
Aras taşı avucunda sıktı.
"Peki şimdi?"
Mara gökyüzündeki dolunaya baktı.
"Şimdi yolun yeniden açıldı."
"Ayın Varisi seni bekliyor."
"Bu kez geç kalma."
Ay ışığı bir anda gözlerini aldı.
Bölüm sonu...