İçeriğe geç

Karanlık Koruyucu

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Karanlık Koruyucu

Bölüm 4

Geçmişin Zehirli Nefesi

Gecenin bir yarısı, odanın o ağır ve tekinsiz sessizliğini bıçak gibi kesen bir sesle irkildim. Kapının paslı menteşeleri adeta acı çeken bir canlının inlemesi gibi gıcırdarken, yatağımdan dehşet içinde sıçradım. Kalbim göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlamak istercesine, delicesine bir ritimle çarpıyordu. Göz bebeklerim zifiri karanlığa alışmak için umutsuzca çabalarken, titreyen elimi komodinin üzerindeki abajura doğru uzattım. Düğmeye basmamla birlikte odayı dolduran cılız, sarı ışık, kapının eşiğinde ölümün soğuk bir elçisi gibi dikilen Rüzgar'ın siluetini aydınlattı.

"Ne istiyorsun?" diye sordum, sesim korkudan ve öfkeden titreyerek çıkmıştı. Rüzgar'ın gölgeler içindeki yüzünde hiçbir duygu kırıntısı, hiçbir insani ifade yoktu; sanki taştan yontulmuş acımasız bir heykel gibiydi.

"Konuşmamız gerekiyor," dedi, sesi odayı dolduran o buz gibi havadan bile daha soğuktu.

Rüzgar'ın odama bu şekilde, bir hırsız gibi davetsiz girmesine içten içe öfkelenmiştim ama ondan delicesine korktuğum gerçeğini de kendime bile inkâr edemiyordum. Üç yıl önce hayatımı çalan, taptığım nişanlımı gözünü bile kırpmadan öldüren adam, şimdi karşımda dimdik, hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Ona nasıl güvenebilirdim ki? O, benim felaketimdi.

"Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok," dedim sertçe, çenemi dikleştirerek içimdeki o korkak kızı saklamaya çalışarak.

Rüzgar itirazımı zerre kadar umursamazca odaya doğru ağır adımlarla girdi ve kapıyı arkasından yavaşça, ama kesin bir hareketle kapattı. Bakışlarım, bir avın avcısını izlemesi gibi onun her bir hareketini, her bir kas seğirmesini pürdikkat takip ediyordu. Odayı anında saran o yoğun erkeksi kokusu, barut ve orman esintisine karışmış o tekinsiz koku, zaten pamuk ipliğine bağlı olan dengemi tamamen bozuyordu.

"Bana yalan söyledin," dedim suçlayıcı, hesap soran bir tonla. İçimdeki acı yeniden kanamıştı. "Nişanlımı sen öldürdün."

Rüzgar'ın o taştan yüzünde bir anlık, zar zor fark edilen bir kasılma oldu; sanki ruhunun derinliklerinde bir şeye dokunmuştum ama o hemen o karanlık maskesini tekrar yüzüne geçirdi.

"Evet, ben öldürdüm," dedi, sesi o kadar düzdü ki bu itiraf canımı daha da yaktı. "Ama bu seni korumak için, senin hayatta kalman için yapmam gereken bir şeydi."

"Beni korumak mı? Sen delirdin mi? Beni korumak için sevdiğim adamı, hayatımı paylaştığım adamı öldürdün öyle mi?" Gözlerimden sıcak yaşlar süzülmeye başladı, boğazımda düğümlenen hıçkırığı serbest bıraktım. "Sen iğrenç bir canavarsın, Rüzgar Altun. İnsanlıktan nasibini almamış bir katilsin."

Rüzgar, suçlamalarıma aldırmadan bana doğru bir adım daha attı. Gözlerindeki karanlık, içimi ürpertiyordu. "Bana inan ya da inanma, Lale. Kararın umurumda değil. Ama seni korumak için her şeyi yaparım. Herkesi yakarım."

"Bana yaklaşma!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım, yataktan hızla kalkarak geriye doğru tökezledim. "Senden iğreniyorum, senden nefret ediyorum!"

Rüzgar, benim bu çaresiz çırpınışlarımı izlerken etrafımda ağır ağır dolaştı ve komodinin üzerine bıraktığı, benim daha önce fark etmediğim beyaz bir zarfı eline aldı. "Bana duyduğun nefreti sonra yaşarsın. Şimdi odaklan: Bu zarfı kimin bıraktığını biliyor musun?"

Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerek kaşlarımı çattım. "Ne zarfı? O da ne?"

Rüzgar, zarfı bana doğru uzattı. "Dün gece odanda, senin en mahrem alanında buldum."

Tereddütle, parmaklarımın ucunun titremesine engel olamayarak zarfı ondan aldım. Üzerinde büyük harflerle isminin yazılı olduğunu gördüğümde nefesim tekledi. Zarfı açarken parmaklarım adeta felç olmuş gibiydi. İçinden çıkan o fotoğrafı gördüğüm an, sanki biri göğsüme ağır bir balyozla vurmuş gibi nefesim tamamen kesildi.

Fotoğrafta, yıllardır korumak için köşe bucak kaçtığım, yüzlerini bile görmeye hasret kaldığım ailem vardı. Habersizce çekilmişlerdi, hedefin tam ortasındaydılar.

"Bu... bu ne demek oluyor?" dedim, sesim boğazımdan yırtılarak, bir fısıltı gibi çıkmıştı.

"Seni buldular, Lale. Ve en zayıf noktanı, aileni de buldular." Rüzgar'ın sesi bu kez o alışıldık soğukluğundan uzaktı; kelimelerinin ardında derin bir endişe yatıyordu.

Dünyam o an büyük bir gürültüyle başıma yıkılmıştı. Canımdan çok sevdiğim ailem tehlikedeydi ve bunun tek sorumlusu benim geçmişimdi, benim sırlarındı. Yıllardır onlardan uzak, bir hayalet gibi yaşamış, onları bu karanlıktan korumak için her şeyimi feda etmiştim. Ama şimdi, geçmişin o zehirli nefesi hem beni hem de sevdiklerimi ensesinden yakalamıştı.

"Ne yapacağız? Lütfen bir şey söyle..." diye sordum, çaresizliğin en derin kuyusundan ona bakarak.

"Sizi hemen buradan çıkarmam gerekiyor," dedi Rüzgar, sesindeki o sarsılmaz kararlılıkla. "Burada artık bir saniye bile güvende değilsiniz."

"Ya sen?" diye sordum, bir anlık bir refleksle. "Sen de bizimle gelecek misin?"

Rüzgar bir an duraksadı, gözlerini benden kaçırdı. "Benim burada kalmam, onları oyalamam gerekiyor. Burada halletmem gereken kirli işler var."

"Ama... Tek başına..."

"Merak etme," dedi Rüzgar, endişeli sözümü bıçak gibi keserek. "Sizi güvende tutacağım. Oraya ulaşmanızı sağlayacağım. Bu benim sana, senin hayatına dair sözüm."

Gözlerinin tam içine baktım. İçimde, ruhumun bir köşesinde bir şeylerin kökünden değiştiğini hissediyordum. Ondan tüm kalbimle nefret etmeli, ona asla ama asla güvenmemeliydim. Ama Rüzgar'ın o dipsiz kuyuyu andıran gözlerinde gördüğüm saf kararlılık, o sarsılmaz koruma içgüdüsü, paramparça olmuş kalbime cılız bir umut ışığı serpiyordu.

"Peki," dedim, boğazımdaki o acı yumruyu yutkunarak. "Ne yapmamı istiyorsun?"

"Hemen toparlanmalısın. Sadece en önemlileri al," dedi Rüzgar, otoriter bir sesle. "Gideceğiz."

Başımı uysalca salladım ve hızla gardırobuna doğru yöneldim. Ellerim şiddetle titreyerek kıyafetlerimi çantaya tıkıştırırken, aklımdan bin bir türlü karanlık düşünce geçiyordu. Ailesini zamanında kurtarabilecek miydi? Gerçekten Rüzgar'a, hayatımı mahveden adama güvenebilir miydim? Ve en önemlisi, bu kanlı kabustan ne zaman uyanacaktım?

Ben hızla hazırlanırken, Rüzgar odanın içinde daracık bir kafese kapatılmış bir kaplan gibi volta atıyordu. Duvarlardaki eski tablolara, tozlu antika eşyalara takılıyordu keskin gözü. Evin her bir köşesinde sanki kanlı bir sır saklıydı; benim geçmişim gibi, bu lanetli evin de karanlık, gizemli bir hikayesi olduğu her halinden belliydi. Rüzgar ise içten içe büyük bir savaş veriyordu; bunu kasılan çenesinden anlayabiliyordum. Beni korumak için dünyayı yakmaya hazırdı ama bana karşı hissettiği o tehlikeli çekimin sadece bir koruma içgüdüsü olup olmadığını kendisi de bilmiyordu. Hayatına girdiğim o ilk andan itibaren, onun kurallarını ve dünyasını altüst etmiştim. Beni öldürmekle görevlendirildiği kadına âşık olmak, onun gibi ruhsuz bir adamın en büyük laneti mi, yoksa karanlıktan kurtuluşu mu olacaktı?

"Hazırım," dedim, onun o derin düşüncelerini bölen, titrek bir sesle.

Rüzgar hızla bana döndü. Gözlerimde saf korku ve derin bir endişe vardı, bunu biliyordum ama aynı zamanda hayatta kalmaya dair o vahşi kararlılık da oradaydı. Hayatta kalmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.

"O zaman gidelim," dedi Rüzgar, aramızdaki mesafeyi kapatıp bana doğru bir adım atarak. Ve geniş, nasırlı elini bana doğru uzattı.

Bir an duraksadım, nefesim boğazımda düğümlendi. Bu eli tutmalı mıydım? Kendi celladıma güvenmeli miydim? Ama biliyordum ki, karanlıkta başka çarem yoktu. Ailemi yaklaşan ölümden kurtarmak için Rüzgar'a muhtaçtım.

Titreyen elimi uzattım ve Rüzgar'ın elini sıkıca tuttum. Teninin tenime değdiği o an, içimi garip, yakıcı bir ürperti kapladı. Karşımda duran bu iri yarı adam, hem benim en büyük kabusum hem de karanlıktaki tek umudumdu.

Birlikte o boğucu odadan çıktık ve ahşap zeminli, karanlık koridorda sessizce ilerlemeye başladık. Evin üzerimize çöken o ağır sessizliği, yaklaşan büyük tehlikenin fırtına öncesi habercisi gibiydi. Rüzgar ve ben, adeta kaderin birbirine kilitlediği iki ruh gibi, o bilinmezliğe doğru yan yana yürüyorduk.

Dışarı çıktığımızda, gecenin dondurucu soğuğu yüzüme çarptı. Dağ evinin önünde, farları sönük halde bekleyen devasa siyah bir cip duruyordu. Rüzgar beni güvenli bir şekilde cipe bindirdi ve ardından hızla sürücü koltuğuna geçti. Motor, gecenin sessizliğini yırtarak kükredi ve araba, o zifiri karanlık, karlı dağ yolunda hızla ilerlemeye başladı.

Yol boyunca başımı cama yaslayıp dışarıyı seyrettim. Dışarıdaki o devasa ağaçlar ve karlı dağlar, karanlıkta üzerime saldırmak için bekleyen canavar siluetleri gibi görünüyordu. Nereye gittiğimizi, sonumuzun ne olacağını bilmiyordum ama tüm bu deliliğin ortasında Rüzgar'ın beni ne pahasına olursa olsun güvende tutacağına inanmak istiyordum.

Bir süre o bozuk yollarda sarsıldıktan sonra, araba asfalta, ana yola çıktı ve hızını artırdı. Arkama yaslandım, yorgunluktan kapanan gözlerimi serbest bıraktım. Ruhum yorulmuştu, korkudan bitap düşmüştüm ve en kötüsü de tamamen çaresizdim. Ama aynı zamanda, kalbimin bir köşesinde inatçı bir umut yeşeriyordu. Belki de Rüzgar, hayatımı mahveden bu adam, beni düştüğüm bu cehennemden çekip alabilirdi.

Araba geceyi yararak hızla ilerlerken, sessizliği bölen tiz bir bildirim sesiyle irkildim. Telefonuma bir mesaj gelmişti. Gözlerimi telaşla açtım ve titreyen ellerimle telefonumu cebimden çıkardım. Ekranda parlayan o kısa mesajı okuduğum an, damarlarımdaki kanın buz tuttuğunu hissettim.

"Bizi bulabileceğini mi sandın? Oyun şimdi başlıyor, Lale."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.