İçeriğe geç

Karanlık Koruyucu

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Karanlık Koruyucu

Bölüm 5

Nefes Nefese Kaçış

Dağ evini yutan o devasa kızıl alevler gecenin karanlık gökyüzünü açgözlülükle yalarken, her nefesimde ciğerlerime dolan o zehirli, siyah duman bana adeta dünyadaki cehennemi hatırlatıyordu. Gözlerim yanıyor, sıcaktan tenim kavruluyordu. O anki dehşetle dizlerimin bağı çözülmüştü; eğer Rüzgar'ın o güçlü, nasırlı eli bileğimi sımsıkı tutmasa, korku ve şok içinde olduğum o yanan ahşabın ortasına çakılıp kalacak, alevlere teslim olacaktım.

"Koş Lale, arkana bakmadan koş!" diye haykırıyordu Rüzgar. Sesi, etrafımızı saran o çıtırtılı alevlerin ve şiddetli rüzgarın uğultusunda adeta boğulup kayboluyordu.

Panik ve ölüm korkusu içinde, ciğerlerim patlayacak gibi nefes nefese koşarken, dumanlı zihnimde tek bir soru bir kâbus gibi dönüp duruyordu: Yerimizi nasıl bu kadar çabuk biliyorlardı? Dünyadan bu kadar izole bir yerde bizi nasıl bulmuşlardı? Devletin o çok güvendiğim Tanık Koruma Programı'na rağmen, bu kadar çabuk deşifre olmamız mantıken mümkün müydü? Yoksa... Zihnimdeki o zehirli şüphe yeniden baş gösterdi; yoksa bizi ele veren bizzat Rüzgar mıydı? Hayır, olamazdı. İçimden bir ses buna itiraz ediyordu. O beni az önce ölümden korumuştu, koruyordu, değil mi? Neden beni alevlerin içinden çekip alsın ki?

Rüzgar, kolumu neredeyse koparacakmış gibi çekiştirerek beni o yanan cehennemden uzaklaştırıp, ormanın zifiri karanlık, buz gibi derinliklerine doğru yönlendiriyordu. Göz gözü görmeyen o ağaçların arasında, köklere ve dallara takılıp tökezleyerek ilerlerken, yorgunluktan ve korkudan bacaklarım adeta jöle gibi titriyordu. "Rüzgar, lütfen dur!" diye yalvardım, boğazım dumandan yırtılırcasına. "Nefes alamıyorum, kalbim duracak!"

Rüzgar adımlarını yavaşlatıp duraksadı; bana döndüğünde o simsiyah gözleri karanlıkta vahşi bir hayvan gibi parlıyordu. "Duramayız Lale. Dinlenmek için bir saniye bile vaktimiz yok. Dumanı takip edip bizi bulacaklar."

"Ama nasıl buldular? Kim bu peşimizdekiler?" diye sordum, sesim o dondurucu soğukta bile korkudan titrek çıkmıştı.

Rüzgar'ın yüzünde, ay ışığının aydınlattığı o karanlık ve sert bir ifade belirdi. "Bunların kim olduğu şu an hiç önemli değil. Seni ne pahasına olursa olsun koruyacağım. Sana söz veriyorum."

Nefes nefese onun o dipsiz kuyu gibi gözlerine baktım. Okyanus kadar derin, fırtınalı ve çözülmesi imkânsız bir karmaşıklıktaydı. Tüm kalbimle ona, bu sözlerine inanmak istiyordum ama içimdeki o zehirli şüphe kurdu ruhumu kemirmeye devam ediyordu. "Bana neden bu kadar yardım ediyorsun Rüzgar? Beni devlete teslim etmek varken neden kendi hayatını benim için tehlikeye atıyorsun?"

Rüzgar bir an duraksadı; sanki zihninde kelimeleri, bana söylemek istediklerinin ağırlığını tartıyordu. Gözlerini benden kaçırıp ormana baktı. "Sana hayat borcum var, Lale," dedi boğuk bir sesle. "Geçmişte kendi ellerimle yaptığım karanlık bir şeyin bedelini ödüyorum."

Sözleri karşısında şaşkınlıkla kaşlarım çatıldı. "Ne borcu? Ne bedeli? Ne demek istiyorsun sen?"

"Şimdi bunların sırası değil. Sana her şeyi sonra, güvende olduğumuzda anlatacağım. Ama şimdilik sadece bil ki, seni korumak ve hayatta tutmak için her şeyi, ama her şeyi yapacağım." Rüzgar'ın o kalın sesi sarsılmaz bir kararlılıkla doluydu.

O dondurucu gece boyunca, hiç durmadan o karanlık ormanda saatlerce ilerledik. Bulutların arasından süzülen cılız ay ışığı, ağaçların çıplak dalları arasından sızarak bize o zorlu yolda bir nebze olsun rehberlik ediyordu. O korkunç kaçış boyunca bir an olsun Rüzgar'ın sıcak, nasırlı elini bırakmamıştım. Onun o sarsılmaz varlığı, büyük bedeni, içimde mantıksız ama tuhaf bir güven duygusu, bir sığınak hissi yaratıyordu. Ama aynı zamanda, zihnini kemiren o kanlı sırları, geçmişi ve kimliği beni sürekli tedirgin ediyor, diken üstünde tutuyordu.

Sabahın o ilk solgun ve soğuk ışıklarıyla birlikte, yorgunluktan tükenmiş bir halde küçük, şırıl şırıl akan bir dere kenarında durduk. Rüzgar, büyük ellerini uzatıp buz tutmuş yüzümü nazikçe avuçlarının arasına aldı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerimi okşadı. "Sen burada, ağaçların ardında kal. Ben etrafı, izlenip izlenmediğimizi kontrol edeceğim," dedi fısıltıyla. "Kimse, bir hayvan bile yaklaşırsa, sakın ola ses çıkarma."

Söz dinleyen ürkek bir çocuk gibi başımı salladım ve bacaklarımın gücü kesilerek yere çöktüm. Rüzgar'ın o güven veren siluetinin ağaçların arasında kaybolup uzaklaşmasını izlerken, içimde büyüyen o yalnızlık ve korku hissi beni yutacak kadar daha da büyüyordu. Yalnızdım. Bu vahşi doğanın ortasında tamamen savunmasızdım. Ve en kötüsü, en acısı da hayatta kalmak için kime, kime güvenebileceğimi gerçekten bilmiyordum.

Onlarca dakika sonra Rüzgar geri döndüğünde, o taş gibi yüzünde gizleyemediği endişeli, gergin bir ifade vardı. "Buradan hemen gitmeliyiz," dedi hızla beni yerden kaldırarak. "Ormandaki ayak izlerimiz bulunmuş, çok yaklaştılar."

Panikle ayağa kalktım. "Nereye gideceğiz peki? Neresi kaldı?"

"Daha derinlere, daha güvenli bir yere," dedi gözlerime bakarak. "Ama oraya gitmeden önce, sana bir şey göstermem, bir yüzleşme yaşatmam gerekiyor."

Rüzgar, elimi tutup beni derenin aşağısına, suyun akış yönüne doğru yönlendirdi. Birkaç dakikalık zorlu bir yürüyüşten sonra, etrafı yosun tutmuş kayalarla çevrili küçük bir şelalenin önüne geldik. Suyun o güçlü, dökülen sesi, ormanın o tekinsiz sessizliğini tamamen bozuyordu.

Rüzgar, beni arkasına alarak şelalenin hemen arkasındaki, gizli kalmış o büyük kayalıklara doğru ilerledi. Eliyle ıslak kayanın yüzeyini işaret etti. "Buraya bak Lale. Dikkatlice bak."

Rüzgar'ın gösterdiği yere yaklaşıp baktığımda, gözlerime inanamadım; sanki zihnim bana acımasız bir oyun oynuyordu. Islak kayaların üzerine derinlemesine oyulmuş, çok iyi bildiğim o el yazısıyla bir yazı vardı: "Lale'ye sonsuz aşkımla - Demir."

Gördüğüm şey karşısında dizlerimin bağı çözüldü, nefesim bıçak gibi kesildi. Demir... Bu imkansızdı, akıl almaz bir durumdu. Olamazdı. Demir benim kollarımda ölmüştü. Üç koca yıl önce, o korkunç araba kazasında, Rüzgar'ın kurşunlarıyla...

Gözümden sicim gibi akan o acı yaşları titreyen ellerimle silmeye çalıştım. "Bu... bu imkansız. Bu bir oyun! Demir öldü, onu toprağa ben verdim!" diye hıçkırdım.

Rüzgar'ın yüzü karanlık bir gölgeyle kaplandı. Gözlerinde acı bir gerçeklik parlıyordu. "Öldüğünü mü sanıyorsun? Her gördüğüne inanma Lale."

Kalbim göğsümü deşercesine atarken ona doğru bir adım attım. "Ne demek istiyorsun? Sen ne biliyorsun?" Sesim çaresizlikten titriyordu.

Rüzgar, aramızdaki mesafeyi kapatıp bana çok yaklaştı ve o acımasız gerçeği yüzüme fısıldadı: "Demir ölmedi Lale. O yaşıyor. O nefes alıyor. Ve şimdi, seni arıyor."

Duyduklarımın ağırlığıyla şaşkınlık ve dehşet içinde Rüzgar'a baktım. Demir'in, üç yıldır yasını tuttuğum adamın yaşadığına inanmak aklımın sınırlarını zorluyordu. Ama Rüzgar'ın o derin, ciddi gözlerindeki ifade, bana yalan söylemediğini, gerçeğin ta kendisini yüzüme vurduğunu gösteriyordu.

"Ama... ama nasıl olur? Bu bir kâbus olmalı! Kim neden bize, bana böyle korkunç bir şey yapsın?" Zihnim milyonlarca soruyla allak bullaktı, gerçeklik algımı yitirmiştim.

Rüzgar, göğsünü şişirerek çok derin bir nefes aldı. "Bu anlattıklarım, bu hikaye, senin o masum aklının düşündüğünden çok daha büyük, çok daha kirli ve karmaşık Lale," dedi. "Ve maalesef ki, seni de bu kanlı oyunun tam merkezine, içine çekiyor."

Rüzgar uzanıp, soğuktan donmuş elimi sımsıkı, güven verircesine tuttu. "Sana söz, sana her şeyi tüm çıplaklığıyla anlatacağım. Ama önce, buradan hızla uzaklaşmalıyız," dedi. Gözlerindeki koruma güdüsü şimdi bambaşka bir boyuta ulaşmıştı. "Çünkü artık durum değişti. Şimdi, sadece seni korumakla kalmayacağım. Aynı zamanda, hayatta kalmak için Demir'i de korumak, onu da onlardan önce bulmak zorundayım."

Rüzgar, şoktan donakalan bedenimi nazikçe çekerek beni o çağlayan şelaleden hızla uzaklaştırdı. Ormanın o bilinmez, karanlık derinliklerine doğru tekrar ilerlerken, zihnim paramparça ve karmakarışıktı. Demir yaşıyordu. Sevdiğim adam hayattaydı. Ve benim en büyük kâbusum, nişanlımı vurduğunu söyleyen bu adam Rüzgar, bu devasa sırrın anahtarını, gerçeği kendi ellerinde tutuyordu.

Ama neden? Neden onca yalanın ardından şimdi bana yardım ediyordu? Ve en önemlisi, Demir'in bunca yıl hayatta olup benden saklanmasının anlamı, bu kâbusun arkasındaki o kirli amaç neydi?

Bildiğim tek bir şey vardı; hiç bilmediğim, kurallarını benim koymadığım karanlık ve ölümcül bir oyunun tam ortasındaydım ve bu oyunun kuralları, hayatta kalma şansım her geçen saniye aleyhime değişiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.