Arkamdan gelen o ses, iliklerime kadar donduran buz gibi havadan çok daha keskin, çok daha acımasızdı. Sert ve ruhsuz bir tınısı vardı; sanki insanlığa dair tüm duygulardan arınmış, sadece karanlıktan beslenen bir varlığın fısıltısı gibiydi. Nefesimi tutarak, kalbimin göğüs kafesimi döven çaresiz çırpınışları eşliğinde yavaşça arkama döndüm. Kapının eşiğinde, gölgelerin içinden kopup gelmiş gibi duran, geceyle bütünleşmiş bir adam belirdi.
Uzun boyu ve geniş omuzları, kapı pervazını tamamen dolduruyor, içeri sızmaya çalışan ay ışığının o cılız huzmelerini bile kesiyordu. Yüzü o yoğun karanlığın içinde tam olarak seçilemiyordu ama o koyu gölgelerin arasından bana yönelen delici bakışları, adeta tenimi dağlayan bir ateş, karanlıkta parlayan bir yırtıcının gözleri gibiydi.
"Sen... Kimsin?" diye sorabildim sonunda. Sesim, rüzgârda titreyen bir yaprak kadar cılız ve korku doluydu.
Adam, sessiz ve yavaş adımlarla bana doğru yaklaşmaya başladı. Attığı her adımda yerdeki çürük tahtalar bile ona boyun eğiyor, ortamdaki gerilim nefesimi kesiyordu. Üzerimde bıraktığı o yoğun etki, karşı konulmaz bir çekim gücüne sahipti; adeta güçlü bir mıknatısın çaresiz bir demir parçasını kendine çekmesi gibiydi. Adamın aurası hem iliklerime kadar korkutucu hem de tehlikeli derecede, büyüleyici bir şekilde karşı konulmazdı. Ona bakarken kalbim göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlamak istercesine, çılgın bir ritimle atıyordu.
"Ben mi?" dedi. Sesi, etrafı yakıp yıkacak bir kasırga öncesindeki o ürkütücü ve boğucu sessizliğe benziyordu. "Ben senin yeni koruyucunum. Rüzgar Altun.".
Rüzgar... Soyadı bile başlı başına bir tehlike kokuyor, insanın ruhuna bir tehdit gibi kazınıyordu. Gözlerimi onun karanlık siluetinden bir saniye bile alamıyordum; sadece varlığıyla bile üzerimde yarattığı o ağır, boğucu psikolojik baskı dayanılmaz bir boyuta ulaşmıştı.
"Koruyucu mu?" dedim, sesimdeki şaşkınlık korkumu bir anlığına bastırmıştı. "Bana böyle söylenmedi." Tanık Koruma Programı'ndaki o kravatlı, soğuk yüzlü yetkililer, bana yepyeni ve güvenli bir hayattan, bambaşka şeylerden bahsetmişlerdi. Sakin, huzurlu ve tehlikeden uzak bir yer vaat etmişlerdi. Oysa karşımda dikilen bu adam, huzurun değil, yaklaşan yıkıcı bir felaketin ta kendisi, karanlık bir elçisi gibiydi.
Rüzgar, yüzünde beliren küstah ve alaycı bir gülümsemeyle bana doğru bir adım daha attı. Aramızda artık sadece birkaç adımlık, tehlikeli bir mesafe kalmıştı. Bakışlarının ağırlığı altında ezilsem de, gözlerimi onun karanlık harelerinden kaçıramıyordum. Adeta bakışlarıyla beni hapsediyordu.
"Bana inanmak zorunda değilsin, doktor hanım," dedi, kelimeleri bir bıçak gibi keskin ve alaycıydı. "Ama buradasın. Ve şu andan itibaren, artık sadece benim kurallarım geçerli.".
Doktor hanım mı? Zihnimde tehlike çanları çalmaya başladı. Nereden biliyordu benim doktor olduğumu? Bu bilgi kesinlikle gizli tutulmalıydı. Yoksa... Benimle ilgili her detayı, tüm geçmişimi, sırlarımı ve zaaflarımı biliyor muydu?.
"Nereden biliyorsun benim doktor olduğumu?" diye sordum. Sesimdeki o beni ele veren titremeyi umutsuzca saklamaya çalışarak çenemi dikleştirdim, ona karşı güçlü görünmeliydim.
Rüzgar, umursamazca geniş omuzlarını silkti. "Bilmene gerek yok," dedi o aynı soğuk, kestirip atan tınıyla. "Sadece şunu bil: Burada güvende olacaksın. Ama sadece benim sayemde."