İçeriğe geç

Karanlık Koruyucu

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Karanlık Koruyucu

Bölüm 1

Kurt Kapanı

Kan çanağına dönmüş, uykusuzluktan ve ağlamaktan tahriş olmuş gözlerimle, dehşet içinde etrafıma bakındım. Gecenin zifiri karanlığı, üzerine çöktüğü bu yabancı coğrafyayı adeta yutmuştu. Yanaklarımı kesen buz gibi hava her nefes alışımda ciğerlerimi adeta binlerce küçük cam kırığıyla yakarken, soğuktan uyuşmuş ve şiddetle titreyen ellerimi çaresizce birbirine kenetledim. Zihnimdeki karmaşa, fırtınalı bir denizi andırıyordu; burası neresiydi böyle?

Etrafımı saran, gökyüzüne doğru tehditkâr mızraklar gibi uzanan devasa, karanlık ağaçlar, üzerime doğru kapanan bir kafesin parmaklıklarını andırıyordu. Rüzgârın dallar arasında gezinirken çıkardığı uğultuya karışan ve tüylerimi diken diken eden o vahşi uluyan kurt sesleri, damarlarımdaki kanı donduruyordu. Sanki uyanmanın imkânsız olduğu, zihnimin en karanlık köşelerinden fırlayıp gelmiş korkunç bir kabusun tam içindeydim. Yoksa... Yoksa bütün o kaçış, o çaba boşa mı gitmişti; yoksa yakalandım mı?

Titreyen dudaklarımı birbirine bastırarak, aklımı kaçırmamak için o tanıdık, profesyonel iç sesime tutundum. "Sakin ol Lale, sakın panik yapma," diye fısıldadım kendime, sesimin o devasa sessizlikte ne kadar cılız ve acınası çıktığını fark ederek. Derin, titrek bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım ve etrafımı saran karanlığı daha dikkatli, daha analitik bir gözle inceledim.

Hemen önümde, karların içine saplanmış gibi duran, çürümeye yüz tutmuş tahta bir kulübenin önünde duruyordum. Çatısından sarkan devasa buz sarkıtları ve çarpık yapısıyla buna sadece basit bir kulübe mi, yoksa unutulmuş, lanetli bir dağ evi mi demeliydim, inanın bilemiyordum. Uçsuz bucaksız görünen her yer kalın, acımasız bir kar tabakasıyla kaplıydı ve etrafımdaki ıssızlık, adeta elle tutulabilecek kadar o yoğun ve ağırdı ki, korkudan göğüs kafesimi döven kalbimin çılgın atışları, sanki sağır edici bir davul gibi sadece kulaklarımda yankılanıyordu.

Tanık Koruma Programı... Aylardır hayatımı teslim ettiğim, beni hayatta tutacağına dair yeminler eden o sistem beni buraya, bu tanrının unuttuğu yere getirmiş olmalıydılar. Ama zihnim bu gerçeği kabullenmekte zorlanıyordu; neden bu kadar ücra, bu kadar kimsesiz ve ürkütücü bir yer seçilmişti? Daha önce sığındığım, nispeten kendimi güvende hissettiğim o güvenli evler, daima şehrin atan kalbinde, şehir merkezlerinde yer alırdı; insanların arasında kaybolabileceğim, o yoğun kalabalığın içinde rahatça kamufle olabileceğim yerlerdi. Oysa şimdi içinde bulunduğum burası, o güvenli beton yığınlarının tam tersi, hiçbir kaçış şansımın olmadığı, etrafı vahşi doğayla sarılı adeta bir kurt kapanı gibiydi.

İçgüdülerim bana kaçmamı söylese de, donmamak için o çürük kapıya doğru yavaşça, dizlerimin bağının çözülmesine engel olmaya çalışarak ilerledim. Ayağımın altındaki ezilen karların sesine, verandadaki çürük tahtalar acı bir şekilde gıcırdıyordu. Bilinmeze doğru attığım her adımımda, göğsümün ortasında büyüyen içimdeki o kara korku, beni boğacak kadar daha da büyüyordu. Kesik kesik aldığım nefeslerle kapının önüne geldim ve titreyen yumruğumla kapıyı çaldım. Çıt çıkmayan o kahredici karanlıkta birkaç saniye bekledim. Cevap yok.

Belki rüzgârın sesinden duymamışlardır umuduyla, bu kez daha sert bir şekilde tekrar çaldım. Ama yine ses yok.

"Alo? Kimse var mı?" diye bağırdım, sesimdeki çaresizliği gizleyemeden. O cılız sesim, rüzgârın şiddetiyle savrulan ve her yanı karla kaplı ağaçların arasında, hiçbir yere çarpmadan anında kaybolup gitti.

Artık soğuktan hissizleşmeye başlamış titreyen elimle, paslı ve buz tutmuş kapı kolunu zorlayarak çevirdim. Menteşelerinden acı bir çığlık koparak kapı yavaşça açıldı. İçerisi, dışarıdaki beyazlığın aksine zifiri karanlıktı. Bir adım atıp eşiği geçtiğim an anladım ki; burası bana vaat edilen o güvenli bir ev değil, olsa olsa günahkarların terk edildiği bir cehennem olabilirdi.

Korkarak içeri girdim. İçerinin havası o kadar ağırdı ki, her köşeden buram buram yıllanmış küf ve rutubet kokuyordu. Göz bebeklerim bu yeni, yoğun karanlığa alışmaya çalışırken, yavaş yavaş etrafımdaki gölgelerin içindeki eşyaları seçmeye başladım. Odanın ortasında duran ahşabı çürümüş eski bir masa, devrilmek üzere olan birkaç kırık dökük sandalye, ve karşı köşede içi kapkara küllerle dolu bir şömine... Üzerlerine çöken zamana yenik düşmüş her şey kalın bir toz içindeydi ve yıllardır insan eli değmemiş, tamamen terk edilmiş görünüyordu.

"Merhaba?" dedim tekrar, bu kez sesim daha çok bir fısıltı gibi çıkmıştı. Titrek sesim, o boş ve soğuk odanın ahşap duvarlarında ürkütücü bir şekilde yine yankılandı.

O sırada, kanımı donduran bir şey oldu. Arkamdan, karanlığın tam içinden gelen kalın bir sesle dehşet içinde irkildim.

"Kayboldun galiba."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.