İçeriğe geç

Karanlık Koruyucu

Bölüm 12 · 7 dk okuma

Karanlık Koruyucu

Bölüm 12

Ormanın Kalbindeki Yüzleşme

Beyaz kâğıdın üzerindeki o tek kelime, zihnimde kanlı harflerle yazılmış gibiydi: "OYUNCAK".

Mektup, titreyen parmaklarımın arasından kayıp ahşap zemine düşerken çıkardığı o hafif hışırtı, kulübenin o boğucu sessizliğini adeta bir gök gürültüsü gibi bozdu. O an, damarlarımdaki kanın çekildiğini, kalbimin göğüs kafesimi kırarcasına kulaklarımda sağır edici bir davul gibi çaldığını hissediyordum. "Patron," diye fısıldadım; sesim rüzgârda savrulan, tutunacak bir dal arayan titrek ve cılız bir yaprak gibiydi. Rüzgar, çatılan kalın kaşlarının altında beliren o karanlık, dipsiz bir kuyuyu andıran gözleriyle mektubu yerden yavaşça aldı. O tek bir kelime, kâğıdın üzerindeki mürekkebin ötesinde, omuzlarımıza çöken ölümcül bir yük kadar ağırdı.

"Bu ne anlama geliyor, Rüzgar?" diye sordum, korkudan irileşmiş gözlerimle onun yüzündeki o sarsılmaz maskenin ardındaki ifadeyi umutsuzca tararken.

Rüzgar'ın belirgin çenesi şiddetle kasıldı; sanki içindeki o kana susamış canavarı zapt etmeye çalışıyordu. "Oyun yeniden başlıyor," dedi, sesi odayı dolduran o dondurucu havadan bile daha buz gibiydi. İç sesi ise çok daha acımasız, çok daha isyankârdı: Lanet olsun, tam da ruhumun karanlığından sıyrılıp ona dokunmaya, onu hissetmeye başlamışken....

Ondan bir adım geri çekildim; sanki Rüzgar'ın o devasa, koruyucu varlığı bile bir anda etrafıma örülmüş ölümcül bir tehlike arz ediyordu. "Ne oyunu? Neden bahsediyorsun? Kim bu patron dediğin adam?".

"Bilmek istemezsin," dedi Rüzgar, sesindeki o keskin otoriteyle elindeki lanetli mektubu şöminedeki harlı ateşe doğru fırlatırken. Kızıl alevler, o beyaz kâğıdı açgözlülükle yutarken, içimde büyüyen o zifiri karanlık korku da alevlerle birlikte daha da harlanıyordu.

"Bu benimle ilgili, değil mi? O geceyle ilgili... Beni buldular," dedim, sesim boğazımdan yırtılarak çıkan çaresiz bir fısıltıdan ibaretti. Gözlerim yaşlarla dolmuştu; oysa daha birkaç kısa saat önce, fırtınanın ortasında Rüzgar'ın o güçlü kollarında hayatımın en büyük huzurunu, o tuhaf güven hissini tatmıştım. Şimdi ise o kısacık huzur anı, yerini sonu görünmeyen, derin ve kanlı bir karanlığa bırakıyordu.

Rüzgar, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi kapatıp bana doğru kararlı bir adım attı. Gözlerindeki o okyanus mavisi, koruma içgüdüsüyle koyulaşmıştı. "Seni koruyacağım," dedi.

Bu sözler üzerine acı, histerik bir kahkaha attım. "Beni mi koruyacaksın? Sen? Parayla can alan bir kiralık katil. Sen, benim hayatımı çalan, canımdan çok sevdiğim nişanlımı gözünü kırpmadan öldüren adam. Söylesene, sana nasıl güvenebilirim?". Zehirli oklar gibi dudaklarımdan dökülen bu sözler, her biri Rüzgar'ın o taştan kalbine acımasızca saplanıyordu.

Rüzgar olduğu yerde durakladı. Gözleri acıyla kısıldı. Benim bu yaralayıcı sözlerim, onu o karanlık üç yıl öncesine, vicdanının kanadığı o geceye geri götürmüştü. Gözlerini sıkıca kapadı; zihninde, ellerine bulaşan kanın ve nişanlımın o solgun yüzünün belirdiğini görebiliyordum. Affet beni, Lale. Ne kadar iğrenç bir adam olsam da bilmelisin ki, o gece de sadece seni, senin o masum hayatını korumak istedim, diye geçiriyordu belki de içinden.

"Haklısın," dedi Rüzgar, sesi sanki boğazına cam kırıkları batmış gibi boğuk çıkmıştı. "Bana güvenmek için, bana tutunmak için hiçbir mantıklı sebebin yok." Yavaşça arkasını döndü ve kulübenin kapısına doğru ağır adımlarla yürüdü. "Ama yine de, benden ne kadar nefret edersen et, seni koruyacağım. İster inan, ister inanma".

Rüzgar'ın o geniş omuzlarının çöküşünü, gidişini izledim. Kalbim göğüs kafesimin içinde binlerce parçaya bölünmüştü. Ona hem varlığımla delicesine nefret duyuyor, hem de o karanlık ormanda hayatta kalmak için ona delicesine, hastalıklı bir şekilde ihtiyaç duyuyordum. Bu zehirli ve karmaşık duygular, ruhumu içten içe kemirip tüketiyordu. Neden? Neden kader beni onunla sınıyordu? Neden hayatımı çalan katilim, bana bu dünyadaki herkesten daha iyi geliyordu?.

Rüzgar dışarı adımını attığında, dağların o dondurucu, bıçak gibi keskin havası yüzüne tokat gibi çarptı. Orman, zifiri karanlık, sessiz ve tekinsizdi. Patronun gönderdiği o işaret, yaklaşan ölümcül bir kan fırtınasının habercisiydi. Demir'le yaşanan o arbede onun için sadece küçük bir başlangıçtı; asıl büyük tehlike, asıl şeytan şimdi kapılarına dayanıyordu. Onu korumalıyım. Kendi canım pahasına, ne pahasına olursa olsun Lale'yi korumalıyım, diye geçirdi içinden.

Birkaç dakika sonra kulübeye geri döndüğünde, beni bıraktığı o köşede, aynı çaresizlikle dururken buldu. Ağlamaktan gözlerim kan çanağına dönmüş, kızarmıştı.

"Gidelim," dedi Rüzgar, otoriter bir sesle. "Burada, bu açık hedefte bir saniye bile kalamayız".

Başımı çaresizce salladım. "Nereye gideceğiz Rüzgar? Sürekli arkamıza bakmaktan, bir av gibi kaçmaktan çok yoruldum".

"Gerçekten güvenli bir yere," dedi Rüzgar, gözlerime o sarsılmaz inançla bakarak. "Seni bu dünyada kimsenin, patronun bile bulamayacağı bir yere".

"Bu dünyada bizim için öyle bir yer var mı gerçekten?" diye sordum, umutsuzluğun en dibinden ona bakarak.

Rüzgar aramızdaki mesafeyi kapatıp bana yaklaştı; o büyük, sıcak elini yavaşça uzatıp buz kesmiş yanağıma şefkatle koydu. "Benimle gel," dedi, sesi ruhumu okşuyordu. "Sana söz veriyorum, canım pahasına seni koruyacağım".

O an, Rüzgar'ın o dipsiz okyanus gibi gözlerinin tam içine baktım. O gözlerde, hem beni yutacak o zifiri karanlığı hem de hayata tutunmamı sağlayacak o cılız umut ışığını aynı anda görüyordum. Belki de yaşadığım travmalardan dolayı deliliğin o ince eşiğindeydim, ama o an Rüzgar'a, onun o güçlü kollarına inanmak, sığınmak istiyordum. Çünkü bu cehennemde ona inanmaktan başka hiçbir çarem yoktu.

"Tamam," dedim, boğazımdaki o sert yumruyu zorlukla yutkunarak. "Gidelim".

Rüzgar'ın yüzünde, o karanlık maskesinin ardında hafif, rahatlamış bir gülümseme belirdi. "Güzel," dedi. "O zaman hemen hazırlan. Bizi çok uzun ve tehlikeli bir yolculuk bekliyor".

Başımı onaylayarak salladım ve titreyen ellerimle birkaç parça eşyamı hızla toplamaya başladım. Rüzgar ise bir avcı edasıyla kulübenin etrafını, pencereleri ve kapıyı son kez titizlikle kontrol etti. Karda bırakılmış herhangi bir iz, herhangi bir işaret... Ölümcül derecede dikkatli olmalıydı. Patronun o acımasız adamları şu an ormanın her köşesinde, gölgelerde saklanıyor olabilirdi.

Hazırlıklarımız bittiğinde, gece çoktan ilerlemiş, karanlık en koyu halini almıştı. Rüzgar, o sıcak ve güven veren eliyle elimi sımsıkı tuttu ve beni kulübeden dışarı, o dondurucu havaya çıkardı. Ormanın o tekinsiz sessizliği ve karanlığı, ağır bir yorgan gibi üzerimize çökmüştü.

"Hazır mısın?" diye sordu Rüzgar, nefesi soğuk havada beyaz bir buhar olup dağılırken.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Hazırım".

Birlikte, el ele, ormanın o bilinmez ve tehlikeli derinliklerine doğru sessizce yürümeye başladık. O sağır edici sessizlik, sadece karın üzerinde ezilen adımlarımızın o tok sesiyle bozuluyordu. Ben, Rüzgar'ın eline sanki bir can simidine tutunur gibi sımsıkı tutunuyordum. O an, o uçurumun kenarında ona tutunmaktan, ona güvenmekten başka hiçbir çarem yoktu.

Saatler süren, bacaklarımı uyuşturan o yorucu yürüyüşten sonra, Rüzgar devasa, sarp kayalıkların önünde aniden durdu. "Buradayız," dedi.

Nefes nefese etrafıma baktım. Karşımızda göğe yükselen devasa kayalar, sadece sık ağaçlar ve zifiri karanlık vardı. "Neresi burası?" diye sordum, şaşkınlıkla.

Rüzgar o karanlıkta hafifçe gülümsedi. "Küçük bir sürpriz," dedi. Devasa görünüşlü bir kayanın üzerine doğru kararlı adımlarla yürüdü ve elleriyle o ağır kayayı ustaca, zorlanmadan itti.

Kaya, mekanik bir gıcırtıyla yana doğru kaydı ve ardında, toprağın derinliklerine inen zifiri karanlık, gizli bir geçit açıldı.

Dehşet ve şaşkınlık içinde o karanlık geçide baktım. "Burası da neresi böyle?".

Rüzgar, okyanus mavisi gözleriyle bana döndü. "Benim gizli sığınağım," dedi, sesinde bir tür sahiplenme vardı. "Burada gerçekten güvende olacağız".

Korkuyla geçitten içeri doğru adımlarımızı attık. İçerisi, duvarlardaki meşalelerle loş ve titrek bir şekilde aydınlatılmıştı. Soğuk taş duvarlar, Rüzgar'ın geçmişine ait eski silahlar, askeri teçhizatlar ve üzerinde kırmızı çarpılar olan detaylı haritalarla doluydu. Burası, Rüzgar'ın o kanlı ve gizli dünyasının ta kendisiydi.

Ben bu gizemli yeraltı dünyasına şaşkınlıkla bakarken, duvarda asılı duran bir şey adeta kalbime bir ok gibi saplandı. Taş duvarlardan birinde, eski bir çerçeve içinde bir fotoğraf asılıydı. Fotoğraftaki o tanıdık yüze baktığımda nefesim kesildi; o kişi, yıllar önce kaybettiğim nişanlımdı. Kalbim o kadar şiddetli sıkıştı ki nefes alamadım.

"Bu... Bu ne demek oluyor Rüzgar?" diye sordum, sesim ihanetin ve şokun etkisiyle titriyordu.

Rüzgar, yüzündeki o panik ifadesiyle bana doğru bir adım attı. "Lale, dinle beni, her şeyi açıklayabilirim...".

Fakat tam o sırada, az önce girdiğimiz geçidin o karanlık arkasından buz gibi, yabancı ama bir o kadar da tanıdık bir ses duyuldu. "Demek saklandığın delik burasıymış, Rüzgar".

Rüzgar ve ben, kanımız donarak aynı anda arkamıza döndük. Geçidin taş girişinde, elinde siyah bir silah tutan karanlık bir siluet belirdi. O gölge, yavaş ve kendinden emin adımlarla meşalelerin aydınlığına doğru yaklaştı. Yüzüne vuran ışıkla birlikte nefesim tamamen kesildi, dizlerimin bağı çözüldü.

Karşımda duran, kanlı canlı bana bakan adam, benim kendi ellerimle toprağa verdiğimi sandığım nişanlımın ta kendisiydi. Ama bu tamamen imkansızdı! O ölmüştü, ben onun yasını tutmuştum!.

"Nasıl olur? Bu nasıl mümkün olabilir?" diye fısıldadım, aklımı kaçırdığımı düşünerek.

Nişanlım, yüzünde o eski sevgiden eser olmayan, şeytani ve soğuk bir ifadeyle gülümsedi. "Sürpriz," dedi, alaycı bir tonla. "Cehennemden geri döndüm." Ve namlusundan ölüm damlayan silahını acımasızca bana, kalbimin tam ortasına doğrulttu. "Ve seni de o cehenneme, yanımda götüreceğim, Lale".

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.