İçeriğe geç

Karanlık Koruyucu

Bölüm 11 · 8 dk okuma

Karanlık Koruyucu

Bölüm 11

Kan, Ateş ve Oyunun Başlangıcı

"Bana dokunma!" Çığlığım, içine sürüklendiğim bu soğuk, rutubetli ve ölüm kokan dağ evinin o kalın, taş duvarlarında şiddetle yankılanıp bana geri döndü. Sırtım soğuk taşa yaslanmıştı. Demir'in, bir zamanlar aşkla baktığım o kahverengi gözlerindeki koyu, dipsiz karanlık, odadaki o titrek, loş ışığı bile adeta bir karadelik gibi yutuyordu. O artık benim sevdiğim adam değildi; karşımda kana susamış, yabancı bir canavar duruyordu.

Demir'in bana doğru uzanan eli, yavaşça kendi beline gitti ve gümüş saplı, keskin bir bıçak çıkardı. Bıçağı o güçlü parmaklarıyla daha sıkı kavrarken yüzündeki o şeytani sırıtış genişledi. Gözlerim bıçağın ucunda kilitli kalırken, içimdeki tüm nefretle, "Rüzgar nerede?" diye tısladım.

Demir, başını geriye atarak yüksek sesle kahkaha attı. O ruhsuz, iğrenç kahkaha, Karadeniz'in en hırçın, en ölümcül dalgalarından bile daha ürkütücü, daha korkutucuydu.

"Rüzgar mı? O zavallı köpek mi? O, ormanda seni kurtarmaya gelecek kadar cesur veya aptal değil, Lale. Onu unutsan iyi edersin. Artık sadece benimsin."

Benim mi? Asla! Asla senin o kanlı ellerine teslim olmayacağım. Zihnim hızla çalışıyordu. Rüzgar nerede? Neden söz verdiği gibi geri gelmiyor? Belki de... Belki de Demir haklıdır. Belki de beni o koca ormanda ölüme terk edip çoktan gitmiştir. Belki de beni zerre kadar umursamıyor. İç sesim, korkudan ve güvensizlikten dolayı tir tir titriyordu. Ama karşımda duran bu psikopata zayıflığımı dışarıya belli etmemeye, dik durmaya çalıştım. "Yanılıyorsun," dedim, sesim titrek olsa da kelimelerin üzerine basarak. "Rüzgar verdiği sözünü tutar. O senin gibi bir hain değil."

Demir, yüzündeki o alaycı ifadeyi bozmadan yavaşça bir adım daha yaklaştı. Bıçağın o buz gibi, keskin ucu, korkudan bembeyaz olmuş, solgun yanağıma hafifçe değdi. Çenemi sıktım, gözlerimi kırpmadım.

"Onun o yalan sözleri senin için gerçekten bir şey ifade ediyor ha? Ne kadar da zavallı, ne kadar da aptalsın," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Unutma Lale, o adam bir kiralık katil. Para için can alan bir pislik. Onun ağzından çıkan sözler de, seni sokmak için bekleyen zehirli bir yılanın tıslamasından farksızdır."

Tam o sırada, Demir'in sözleri havada asılıyken, evin dışından gelen şiddetli bir gürültüyle Demir yerinden irkildi ve bıçağı yanağımdan çekti. Bir silah sesi! Gecenin sessizliğini bıçak gibi kesen bir patlama. Ardından, kalın ahşabın kırılma çatırtısı ve koşar adım yaklaşan sert ayak sesleri...

"Rüzgar!" Dudaklarımdan istemsizce, büyük bir rahatlamayla dökülen tek kelime buydu. İçimdeki o karanlığın, o çaresizliğin içinden sızan, hayat kurtarıcı bir ışık huzmesi gibiydi bu umut.

Ahşap kapı büyük bir gürültüyle, menteşelerinden kırılarak açıldı ve Rüzgar, intikam almaya gelmiş bir gölge gibi içeriye, odanın tam ortasına daldı. Okyanus mavisi gözleri, kontrol edilemez bir öfkeyle alev alev parlıyordu. Yüzü kasılmış, bedeni kavgaya hazır bir kaplan gibi gerilmişti. Demir'e doğru baktı. O tek bakış, o kadar ölümcül ve nefret doluydu ki, insanın ruhunu o an donduracak kadar soğuktu.

"Ona, onun saçının tek bir teline bile dokunursan," dedi Rüzgar, sesi buzulları eritecek kadar sertti, "Seni kendi ellerimle cehennemin en dibine, en karanlık çukuruna gönderirim."

Demir hiç istifini bozmadan sırıttı, elindeki bıçağı Rüzgar'a doğru salladı. "Sen mi? Sen mi beni cehenneme göndereceksin? Ne kadar da komik. Sen de benim gibi, emir kulu bir piyon değil misin Rüzgar? Patronun o kanlı emirlerini yerine getiren, ruhsuz, satılık bir kukla!"

Rüzgar'ın bu hakarete cevabı, kelimelerle değil, inanılmaz bir hızla Demir'in suratına inen, kemik kıran sert bir yumruk oldu. Demir, darbenin şiddetiyle savrulup büyük bir gürültüyle yere yığılırken, Rüzgar hiç vakit kaybetmeden hızla bana doğru ilerledi.

"İyi misin? Sana zarar verdi mi?" diye sordu, elleriyle yüzümü, kollarımı yoklarken. O korkunç adamdan sıyrılıp, endişeli gözlerle beni baştan aşağı süzerken kalbindeki o koruma içgüdüsü her halinden belli oluyordu.

Derin bir nefes alarak başımı salladım. "İyiyim. Sadece çok korktum. Ama... Rüzgar, Demir'e güvenmiyorum. Onun dedikleri... Patron falan dedi, ikimiz de piyonuz dedi. O benden, bizden çok büyük bir şeyler saklıyor."

Rüzgar, kolumu nazikçe ama sıkıca kavradı, beni arkasına aldı. "Bunları konuşmanın zamanı şimdi değil. Buradan derhal gitmemiz gerekiyor. Şimdi."

Birlikte o boğucu, ölüm kokan dağ evinden hızla çıktık. Gece, zifiri karanlık ve dondurucu bir soğukla bizi karşıladı. Sadece gökyüzündeki solgun yıldızlar, o karanlık ormanda onlara yol gösteriyordu. Ormanın o bitmek bilmeyen, sık ağaçlıklı derinliklerine doğru ilerlerlerken, korkudan titreyen ellerimle Rüzgar'ın koluna sımsıkı tutundum. Onun o sıcak, devasa varlığı, o koca gövdesi, içimdeki o vahşi ölüm korkusunu bir nebze olsun dindiriyordu. En azından yalnız değildim.

"Şimdi nereye gidiyoruz?" diye sordum, dişlerim birbirine vurarak fısıltıyla.

"Kesinlikle güvende olacağımız, gizli bir yere," diye cevapladı Rüzgar. Sesi, her zamankinden çok daha emin ve kararlıydı. "Korkma. Seni koruyacağım, ne olursa olsun."

Bana yalan söyleme Rüzgar. Sen beni nasıl koruyacaksın ki? Sen benim hayatımı çalan adamın ta kendisisin. Sen benim kabusumsun. İç sesim, tüm bu yaşananların travmasıyla çığlık çığlığa bağırıyordu. Mantığım ondan kaçmamı söylerken, kalbim ona sığınmam için yalvarıyordu. Rüzgar'ın o dipsiz gözlerindeki kararlılık, o korumacı aurası, ona bir an için olsun tüm kalbimle inanmak istememe, ona teslim olmama neden oluyordu.

Saatler süren, ayaklarımı yara bere içinde bırakan o zorlu orman yürüyüşünün ardından, dağın yamacına gizlenmiş, ağaçların arasında kaybolmuş çok daha küçük, izole bir kulübeye ulaştık. Bu kulübe, ormanın en karanlık derinliklerinde ustaca saklanmış, dünyadan adeta unutulmuş bir sığınak gibiydi. Rüzgar eski, tahta kapıyı yavaşça açtı ve beni koruyucu bir tavırla içeriye buyur etti.

Kulübe, dışarıdan o döküntü göründüğünün aksine, içeriden çok daha sıcak, temiz ve davetkardı. İçeri girer girmez şöminede zaten yanan ateşin sıcaklığı yüzüme vurdu; odaya loş, romantik bir ışık ve huzur veren bir sıcaklık yayıyordu. Bu basit, dört duvar arasında kendimi ilk defa, o uzun kâbusun ardından bir an için gerçekten güvende hissettim.

Rüzgar, üzerindeki ıslak montu çıkarıp şöminenin önüne çömeldi ve ateşi harlamak için birkaç odun daha attı. "Burada, bu gece için güvendesin," dedi, alevlerin aydınlattığı o yakışıklı yüzünü bana dönerek. "Kimse, Demir bile bizi burada bulamaz."

Kollarıma sarılıp şömineye doğru yaklaştım. "Buna tüm kalbimle inanmak istiyorum," dedim, sesim yaşadığım travmanın etkisiyle hala titrek. "Ama... Ama çok korkuyorum Rüzgar. İçimdeki bu korkuyu atamıyorum."

Rüzgar, ağır bir hareketle ayağa kalktı ve bana doğru yaklaştı. Gözleri, alevlerin yansımasıyla parlayan gözlerimle buluştu. O anda, kulübedeki çıtırtılar dışında her şey sustu, zaman adeta durdu sanki. Dünyada sadece ikimiz kalmıştık.

"Korkma," dedi Rüzgar, sesi rüzgar kadar yumuşak, bir fısıltı gibiydi. "Ben varım. Ben yanındayım."

Rüzgar'ın o büyük, sıcak eli yavaşça havaya kalktı ve buz gibi olmuş yanağıma şefkatle dokundu. O küçük, masum dokunuş, içimdeki tüm savunma mekanizmalarını, tüm dengeleri bir saniyede alt üst etti. Kalbim, göğüs kafesimi yırtarcasına hızla atmaya başladı. Rüzgar'ın gözlerindeki o yoğun arzu, o bastırılmış tutku, beni de hızla etkisi altına alıyor, ruhumu ele geçiriyordu.

Yavaşça yüzüme doğru eğildi. Nefesi dudaklarımı yalarken gözlerimi kapattım ve dudaklarını dudaklarıma bastırdı. O ilk temas... O öpücük, içinde biriktirdiği tüm o tutku, ölümcül arzu ve bizi çevreleyen o büyük tehlikeyle doluydu. Karşı koyamadım. Mantığımın tüm itirazlarına rağmen, hissettiğim o çekime yenik düşerek ona karşılık verdim. Kendimi tamamen Rüzgar'ın o güçlü kollarının arasına, onun sıcaklığına bıraktım.

O uzun, karanlık gece, dışarıdaki o vahşi dünyaya inat, kulübede sadece yanan ateşin huzurlu çıtırtısı ve iki insanın tutku dolu, hızlanan nefes sesleri vardı. Dışarıda ölümcül bir fırtına, kanlı bir savaş koparken, içeride yaralı iki kalp, birbirine çaresizce daha da yakınlaşıyor, birbirlerinde teselli buluyordu.

Sabah olduğunda, güneşin o altın sarısı ilk ışınları kulübenin tozlu camlarından içeriye, yüzüme doğru sızıyordu. Gözlerimi yavaşça açtım. Rüzgar'ın o güçlü ve güven veren kollarında uyanmıştım. O, ritmik nefeslerle huzurlu bir şekilde, masum bir çocuk gibi uyuyordu. Yattığım yerden, başımı hafifçe kaldırıp onun o kusursuz yüz hatlarını, uzun kirpiklerini, sert çenesini uzun uzun inceledim.

Nasıl olur da, bir adam aynı bedende bu kadar ölümcül, bu kadar acımasız ve aynı zamanda bana karşı bu kadar şefkatli, bu kadar koruyucu olabilirsin? diye geçirdim içimden, karmaşık duygular içinde.

O sırada Rüzgar'ın gözleri yavaşça aralandı. Okyanus mavisi gözleri beni buldu ve yüzünde sıcak, içten bir gülümseme yayıldı. "Günaydın," dedi, sabahın getirdiği o uykulu, boğuk ve seksi sesiyle.

"Günaydın," diye cevapladım, içimdeki tüm korkuları bir anlığına unutarak, ona gülümseyerek.

Rüzgar esneyerek doğruldu ve yavaşça yataktan kalktı. "Sana güzel bir kahvaltı hazırlayacağım. Gücümüzü toplamamız lazım," dedi, üstünü giyinirken.

Ben de yataktan kalkıp dağılmış kıyafetlerimi toplamaya, giyinmeye başladım. Tam o anda, o huzurlu anı bıçak gibi kesen bir şey oldu. Kulübenin o sağlam ahşap kapısı, dışarıdan üç kez, sert ve tok bir şekilde çalındı.

Güm... Güm... Güm...

Rüzgar ve ben, duyduğumuz sesle donakalıp dehşet içinde birbirimize baktık. Kimse, hiç kimse bizim buraya sığındığımızı, bu kulübede olduğumuzu bilmiyordu.

Rüzgar anında o sevecen adamdan çıkıp bir katile dönüştü. Belindeki silahını çekerek sessizce, adeta bir kedi gibi kapıya yaklaştı. Silahın namlusunu kapıya doğrultup kapıyı yavaşça, sadece bir gözün görebileceği kadar araladı. Dışarıda, takım elbiseli, yüzünde hiçbir duygu belirtisi olmayan, tanımadığımız, soğuk bakışlı bir adam dikiliyordu. Adamın deri eldivenli elinde beyaz, mühürlü bir mektup vardı.

"Rüzgar Altun'u arıyorum," dedi adam, son derece resmi ve ruhsuz bir ifadeyle. "Bu özel mektubu, patronun emriyle bizzat ona teslim etmem gerekiyor."

Rüzgar'ın kaşları şüphe ve öfkeyle çatıldı. Kapıyı biraz daha açıp, silahını indirmeden adamın elinden mektubu hızla aldı ve adamın tek kelime daha etmeden karanlık ormanda yürüyüp gitmesini, gözden kaybolmasını bekledi. Sonra, elindeki o beyaz mektuba baktı. Zarfı yırtarak açtı ve içindeki tek bir kağıt parçasını çıkardı. Üzerinde sadece, büyük siyah harflerle tek bir kelime yazıyordu: "OYUNCAK".

Rüzgar'ın elindeki o kağıdı gördüğüm an, yüzümdeki tüm kanın çekildiğini, bembeyaz kesildiğimi hissettim. Nefesim boğazımda düğümlendi. Ben o lanet olası kelimeyi, o karanlık anlamı çok iyi biliyordum. O kelime, yeraltı dünyasının o acımasız liderinin, o kanlı patronun avlarına verdiği bir işaretti.

"Bu... Bu hiç iyi değil Rüzgar," dedim, sesim korkudan o kadar titriyordu ki kelimeleri zor toparladım. Gözlerim dehşetle açılmıştı. "Bu işaret... Artık oyun bitti demek. Çok kötü şeyler olacak, hepimiz öleceğiz..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.