Kurşun sesleri gecenin sessizliğini acımasızca yırtıp geçerken, kendimi buz gibi, çamurlu toprağa adeta yapıştırmıştım. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi delicesine, acı içinde atıyordu. Her bir silah sesi, zihnimde yankılanan bir ölüm fermanı gibiydi. Rüzgar, o çelik gibi sert ve güçlü elleriyle beni ormanın zifiri karanlık derinliklerine doğru amansızca çekiştirirken, etrafımdaki ağaçların rüzgarda çıkardığı ürkütücü hışırtı ve kendi panik dolu, kesik kesik nefeslerim dışında hiçbir şey duyamıyordum.
Beni o ağacın arkasında neden bir anlığına yalnız bıraktı? Neden karanlığa karıştı? Bana ne pahasına olursa olsun beni koruyacağına dair yeminler etmişti! İçimdeki ihanet duygusu ve korku, asit gibi ruhumu yakıyordu.
"Rüzgar, nereye gidiyoruz? Tanrı aşkına ne oluyor?" diye fısıldadım, sesim o dondurucu havada titrek, cılız bir yaprak gibi çıkmıştı.
Rüzgar, nefes nefese, ama o her zamanki sarsılmaz soğukkanlılığını korumaya çalışarak bana doğru eğildi. "Sakin ol, Lale. Hemen çok daha güvenli bir yere gitmeliyiz. Burası artık ölümcül bir tuzağa dönüştü," dedi. Gözleri o zifiri karanlık ormanda sürekli, tetikte bir avcı gibi hareket halindeydi. Her gölgeyi, her fısıltıyı tartıyordu. Ardından, duyduğumda kanımı donduran o cümleyi kurdu: "Seni tam burada bırakmam gerekiyor."
Duyduklarıma inanamayarak, dehşetle açılmış gözlerimle onun o karanlık yüzüne baktım. "Ne? Beni burada, bu cehennemin ortasında tek başıma mı bırakacaksın? Az önce silahlı bir saldırıya uğradık, Rüzgar! Ben burada, bu karanlıkta yapayalnız ne yaparım?" Sesimdeki çaresizlik, tüm ormanda yankılanacak kadar büyüktü.
Rüzgar bir an durdu. Yüzü, bulutların arasından süzülen solgun ay ışığında gölgelerin arasından zar zor seçilebiliyordu. Gözlerindeki o karmaşık, acı dolu ifade içimi ürpertmiş, öfkemi bir anlığına duraklatmıştı. Sanki beni bırakmak onun için de etinden et koparmak gibiydi.
"Biliyorum, bunun ne kadar delice duyulduğunu biliyorum ama inan bana, başka hiçbir çarem yok. Seni yaşatmak, seni korumak için tam da bunu yapmalıyım. Demir..." Göğsünü şişirerek çok derin bir nefes aldı, sanki söylemek istediği o karanlık gerçek boğazında paslı bir çivi gibi düğümlenmişti. "Demir'in hiç bilmediğin, karanlık ve kanlı işleri var. Bu geceki saldırının doğrudan onunla, onun o kirli dünyasıyla ilgisi olabilir."
Sözleri karşısında şaşkınlıkla kaşlarım çatıldı. Zihnim bu bilgiyi reddediyordu. "Demir mi? Benim Demir'im mi? Ama o..." O benim korumam. Benim sevgilim. Benim hayat arkadaşım. Nasıl olur da o beni, canından çok sevdiğini söyleyen adam beni böyle bir tehlikeye atabilir? "Saçmalama, Rüzgar! Bu imkansız. Demir bizi korumakla görevliydi, o iyi biri. O bizi her zaman güvende tutmalıydı!"
Rüzgar acı, alaycı ve yorgun bir şekilde gülümsedi. "Görmen ve uyanman gereken çok fazla şey var, Lale. O at gözlüklerini çıkarman gerekiyor. Yakında Demir'in aslında o göründüğü gibi masum biri olmadığını, gerçekte ne kadar büyük bir canavar olduğunu sen de kendi gözlerinle anlayacaksın."
Sıcak, geniş elini yavaşça uzatıp buz tutmuş yanağıma koydu. Başparmağıyla tenimi usulca, şefkatle okşadı. Bu ufacık dokunuş, etrafımızdaki o kanlı ve kaotik ortamda bile içimi titreterek, kalbimde tuhaf bir sıcaklık yaratmıştı.
"Sana yemin ediyorum, işimi halledip en kısa zamanda buraya, senin yanına geri geleceğim. Ama şimdi, hemen gitmeliyim."
Rüzgar, kollarını etrafıma dolayıp beni o devasa gövdesine doğru çekti ve sımsıkı sardı. Sıcak, güven veren dudaklarını uzunca alnıma bastırdı. "Sakın ola yerinden bir adım bile ayrılma. Ve Lale... Bu ormanda kimseye, gölgene bile güvenme. Anlaştık mı?"
Boğazımdaki o devasa yumruyu yutkunamayarak başımı salladım, gözlerim çoktan yaşlarla dolmuştu. Rüzgar'ın beni, bu acımasız ve vahşi ormanda yapayalnız bırakma düşüncesi bile ruhumu parçalayacak kadar dayanılmazdı. Ama onun o sert yüzündeki kararlılık, beni korumak için gerçekten de başka hiçbir seçeneği olmadığını gösteriyordu. Birkaç saniye sonra, bana son bir kez bakıp karanlığın, o yoğun gölgelerin içinde bir hayalet gibi tamamen kayboldu.
Yüreğim ağzımda, korkudan tir tir titreyen bacaklarımla ıslak ve çamurlu yere çömeldim. Dizlerimi göğsüme çekip etrafıma bakındım; rüzgârda sallanan her ağaç dalı, her bir karanlık gölge üzerime saldırmaya hazır ölümcül bir tehdit gibiydi. Tanrım, ne yapacağım ben şimdi? Rüzgar neden bu kadar endişeli, bu kadar korkmuştu? Demir'in karanlık işleri derken neyi kastediyordu? Tam da devletin koruması altında olduğumu, güvende olduğumu düşünürken, aslında kanlı ve acımasız bir oyunun tam ortasına, merkezine mi düşmüştüm?
Zihnim bu zehirli sorularla dolup taşarken, birden montumun cebindeki telefonu hatırladım. Belki, sadece küçük bir ihtimal, dışarıdaki o yetkililere, polislere ulaşabilir, yardım çağırabilirdim. Soğuktan kaskatı kesilmiş titreyen ellerimle telefonu zorlukla çıkardım, ama ekrandaki o acımasız görüntü umutlarımı anında yıktı: Şebeke tamamen yoktu. Sinyal kesilmişti. Tabii ki olmazdı. Bu kâbusun içinde neden tek bir şey bile yolunda gitmek zorundaydı ki?
Çaresizliğin en dipsiz kuyusunda kıvranırken, etrafıma bakınırken toprakta, hafifçe parlayan bir şey fark ettim. Rüzgar'ın bana sarıldığı sırada düşürmüş olabileceği, eski püskü, küçük bir deri parçasıydı. Eğilip onu o çamurlu yerden aldım ve ay ışığının o cılız aydınlığında dikkatle inceledim. Derinin üzerinde kazınmış, çok karmaşık, eski dilde yazılmış gibi duran bir sembol vardı; hayatımda daha önce hiç görmediğim, tuhaf ve karanlık bir şeydi. Bu sembolün ne anlama geldiğini, hangi gizli örgüte veya sırra ait olduğunu bilmiyordum ama ona dokunmak bile ruhumda, midemde çok kötü, karanlık bir his uyandırmıştı.
Beklerken saatler geçmiş gibi, adeta asırlar devrilmiş gibi hissettim. Ormanın o boğucu sessizliği, sadece ara sıra duyulan ve insanın kanını donduran baykuş sesleriyle bozuluyordu. Devasa, yaşlı bir ağacın dibine sinmiş, görünmez olmak istercesine dizlerimi karnıma çekmiştim. Soğuktan dudaklarım morarmış, tüm bedenim titriyordu ama içimdeki o vahşi ölüm korkusu, soğuğun acısından çok daha büyüktü. Rüzgar hala geri gelmemişti ve ben, o ezici yalnızlıktan, etrafımı saran belirsizlikten yavaş yavaş delirmek, aklımı kaçırmak üzereydim.
Rüzgar'ın benden sakladığı o devasa sır ne? Demir'le ilgili benim bilmediğim neyi biliyor? Ve elimdeki bu lanet olası deri parçasındaki sembol de neyin nesi?
Birden, çok uzaklardan, ölü yaprakların ezilmesiyle oluşan bir hışırtı duydum. Kalbim, adeta göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlamak istercesine hızla, çılgınca atmaya başladı. Tanrım, lütfen... Rüzgar mı geldi? Yoksa... Yoksa bizi öldürmek isteyen o adamlar mı?
Nefesimi tutarak kendimi o yaşlı ağacın gövdesinin arkasına iyice sakladım, adeta ağaçla bir olmaya çalıştım. Ayak sesleri ve hışırtı giderek yaklaştıkça, karanlığın içinden bir siluet yavaşça belirdi. Siluetin yürüyüşünden ve cüssesinden onun Rüzgar olmadığını anladığım o dehşet verici saniyede, korkuyla irkildim. Bu, Rüzgar'dan çok daha iri yapılı, duruşunda bile vahşet barındıran, çok daha tehditkâr ve ölümcül bir figürdü.
"Lale?" diye bir ses yankılandı gecede. Ses, damarlarımdaki kanı donduracak kadar buz gibi, ruhsuz ve tüyler ürperticiydi. "Neredesin sevgilim? Benden saklanmana hiç gerek yok. Korkma... Ben geldim..."
Sesin sahibi, ağaçların o koyu karanlığından çıkıp ay ışığının altına adım attı. Yüzü, gecenin o tekinsiz gölgelerinin arasından nihayet net bir şekilde seçilebiliyordu. Onu anında tanımıştım. Gördüğüm şeye, kendi gözlerime inanamıyordum. Aklımı kaçırdığımı düşündüm.
"Demir?" diye fısıldadım, sesim boğazımdan yırtılarak, inleyerek çıkmıştı. Olamazdı. "Sen... Sen burada, bu cehennemin ortasında ne arıyorsun?"
Demir, o çok sevdiğim ama şimdi bana tamamen yabancı gelen yüzüyle, dudaklarını kıvırarak acı, sinsi ve karanlık bir şekilde gülümsedi. "Seni o adamın elinden kurtarmaya geldim, Lale. Ne sandın?"
İçgüdülerim, beynimdeki tüm alarmları çalarak beni sağır edici bir şekilde uyarıyordu. Demir'in tavırlarında, o duruşunda kan donduran bir gariplik, bir anormallik vardı. Gözlerindeki o ifade, sevdiği kadını arayan koruyucu ve şefkatli bir tavırdan çok, köşeye sıkıştırdığı avıyla oynamaktan zevk alan, kana susamış bir avcıya benziyordu.
"Rüzgar nerede?" diye sordum, korkumu bastırıp sesimi daha kararlı, daha güçlü çıkarmaya çalışarak. "O beni koruyacaktı."
Demir, umursamaz ve zalim bir tavırla omuz silkti. "Rüzgar mı? Ah, o zavallı... Onunla ormanın derinliklerinde halletmem gereken biraz işim var. Ama sen hiç merak etme, Lale. O artık yok. Sen artık tamamen güvendesin. Benimlesin."
Demir, o iri cüssesiyle bana doğru yavaş ama tehditkâr bir adım attı. Refleksle geriye doğru sendeledim, ağacın kabuğu sırtıma battı. İçimdeki o saf korku, artık dayanılmaz, nefes kesici bir hal almıştı. Demir bana doğru yaklaştıkça, Rüzgar'ın giderken söylediği o sözler zihnimde yankılandı: Demir'in göründüğü gibi masum biri olmadığını, gerçekte ne kadar büyük bir canavar olduğunu sen de kendi gözlerinle anlayacaksın.
Demir'in o kahverengi gözlerindeki koyu, dipsiz karanlık, ruhumu adeta dondurmuştu. "Bana sakın yaklaşma," dedim, sesim tir tir titremesine rağmen içimdeki son cesaret kırıntısıyla dik durarak.
Demir, o iğrenç, ruhsuz kahkahasını ormana saldı. "Neden benden korkuyorsun, Lale? Ben senin nişanlınım, senin yegane koruyucunum."
Elimi cebime atıp, o küçük deri parçasını, o tuhaf sembolü sımsıkı, parmak boğumlarım beyazlayana kadar tuttum. Belki de bu gizemli sembol, Rüzgar'ın bana bıraktığı bir işaretti; Demir'in o sahte maskesinin ardındaki gerçek ve kanlı yüzünü tamamen ortaya çıkaracaktı. Belki de Rüzgar'ın benden sakladığı o devasa sır, bu gece benim kendi hayatımı kurtaracaktı.
Demir, yüzündeki o sapkın sırıtışla bana doğru bir adım daha attı. "Gel benimle, Lale. İnat etme. Seni sonsuza dek güvende tutacağım."
O an, tüm gücümü toplayarak, ormanı inletecek kadar yüksek, son bir umut ve çaresizlikle bağırdım. "Rüzgar! Ne olur yardım et!"
Ama ormanda, çığlığıma cevap verecek hiç kimse yoktu; sadece o sağır edici sessizlik, rüzgarın uğultusu ve Demir'in kanımı donduran, ruhumu teslim alan o şeytani gülüşü vardı...