Gecenin ölümcül sessizliğini paramparça eden o sağır edici silah sesi ormanı inlettiğinde, refleksle dizlerimin üzerine yere çömeldim. Göğsümde sıkışıp kalan kalbim, kafese kapatılmış bir kuş gibi çaresizce çırpınıyordu; Rüzgar'ın o korkunç itirafıyla zaten alt üst olan psikolojim ve dengem, şimdi patlayan bu silahlarla birlikte tamamen bozulmuştu. Beni koruduğunu sandığım adamın nişanlımın katili olduğunu daha yeni öğrenmiş olmam yetmezmiş gibi, şimdi de etrafımızda ölümcül mermiler ve silahlar konuşuyordu. Ormanın o zifiri karanlık derinliklerinden gelen hışırtılar, ağaçların arasında tehlikeyle dans eden gölgeler... Sığındığımız bu yer, bize vaat edilen o güvenli bir sığınak olmaktan çok, her adımda bizi ölüme çeken ölümcül bir tuzağa benziyordu.
"Lale, hemen kalk!" Rüzgar'ın o acımasız ve sert sesiyle irkilerek kendime geldim. Gözleri karanlıkta adeta alev alev yanıyordu; az önce benimle konuşan o durgun adamdan tamamen farklı, kana susamış daha vahşi ve tehlikeli bir ifade vardı yüzünde. Düşünmeme fırsat vermeden beni kolumdan güçlü bir şekilde yakaladığı gibi yerden kaldırdı ve ağaçların o sık ve karanlık arasına doğru hızla çekti. "Buradan hemen gitmeliyiz.".
"Kimdi o?" diye sordum, koşarken nefes nefese kalan sesim titriyordu. "Bize kim ateş etti?".
Rüzgar sorumu duymazdan geldi, hiçbir cevap vermedi. Sadece hayatta kalma içgüdüsüyle daha hızlı koşuyordu ve beni de adeta bir bez bebek gibi peşinden sürüklüyordu. Ağaçların o keskin dalları karanlıkta yüzümü acımasızca çiziyor, yorgunluktan ayaklarım o karlı ve kaygan yere sağlam basmıyordu. Zihnimde cevapsız kalan tek bir büyük soru vardı: Gecenin bu vaktinde, bu karanlıkta nereye kaçıyorduk? Ve en önemlisi, bizi ölümden kurtarmak isteyen bu adamın asıl amacı neydi?.
Ona gerçekten güvenebilir miyim? diye düşündüm Lale olarak içimde kopan o fırtınalarla. Bana, hayatımı birleştireceğim nişanlımın katili olduğunu az önce kendi ağzıyla itiraf etti. Belki de bu karanlık ormanda, kimsenin bulamayacağı bir yerde beni de öldürecek..
Ormanın içindeki o amansız ve yorucu koşuşturmamız bir süre daha nefes nefese devam etti. Ciğerlerim yanıyor, nefesim giderek daralıyor ve korkudan titreyen bacaklarım artık bedenimi taşımakta büyük zorluk çekiyordu. Sonunda, Rüzgar devasa bir kayanın arkasında aniden durdu ve beni de hızla kendi yanına, gölgesine çekti.
"Sakın, sakın ses çıkarma," diye fısıldadı Rüzgar, bir avcı edasıyla o keskin gözleri tehlikeyi sezmek için etrafta dolanıyordu. "Bizi karanlıkta bulmalarına asla izin verme.".
Korkuyla başımı salladım. Kalbim hala o yüksek ritmiyle deli gibi atıyordu. Düşmemek için Rüzgar'ın o güçlü kolunu sımsıkı tuttum. Korkuyordum. Bu bilinmezlikten ve ölümden çok korkuyordum.
Bir süre bekledikten sonra, ormanın o tekinsiz sessizliği yeniden üzerimize çöktü. Geceyi yırtan silah seslerinin yerini, sadece uzaklardan gelen ve iç ürperten baykuş sesleri almıştı. Karanlıkta bile Rüzgar'ın o yoğun gerginliğini, o tehlikeli aurasını tüm bedenimde hissedebiliyordum. Tüm kasları, her an saldırıya geçecekmiş gibi kasılmıştı; adeta yayı gerilmiş bir ok gibi tetikte bekliyordu.
"Kimdi onlar?" diye sordum, korkudan zar zor çıkan bir fısıltıyla. "Bizi kovalayan mafya mı?".
Rüzgar bu sorum üzerine bir an duraksadı. O karanlık gözleri yavaşça bana dönüp gözlerime kilitlendi. Dudakları aralandı, sanki içindeki o büyük sırrı, o ağır yükü benimle paylaşmak, bir şeyler söylemek ister gibiydi ama sonra aniden vazgeçti.
"Bunun kim olduğu şu an hiç önemli değil," dedi Rüzgar, duygularını yeniden o kalın zırhının ardına saklayarak. "Şimdi bizim için tek önemli olan şey, bu ormandan sağ çıkmak.".
Duyduğum bu kaçamak cevapla kaşlarımı çattım. Rüzgar benden kesinlikle çok önemli bir şeyler saklıyordu. İçgüdülerimle bundan emindim. Ama sakladığı bu karanlık sır neydi?.
"Bu saldırının Demir'le ilgili bir şey mi?" diye sordum, az önce gördüğüm siluetin gerçekliğinden şüphe ederek. "Yoksa ona bir şey mi oldu?".
Rüzgar'ın o ifadesiz yüzünde sadece bir anlık, çok kısa bir tereddüt belirdi. Ama hemen o saniyenin ardından profesyonelce kendini toparladı.
"Demir şu an güvende," dedi Rüzgar, gözlerimin içine baka baka. "Ona hiçbir şey olmayacak.".
Ona zerre kadar inanmadım. Rüzgar'ın sesindeki o ufak tonlama, gözlerindeki o saklamaya çalıştığı ifade... Bedenindeki her bir hücre yalan söylüyordu.
"Yalan söylüyorsun," dedim cesaretle üzerine giderek. "Demir dışarıda, büyük bir tehlikede. Ve sen bunu çok iyi biliyorsun.".
Rüzgar itiraz etmedi, sustu. Cevap vermedi. Karanlığın içinde sadece yüzüme baktı. O her zaman kendinden emin gözlerinde, bu kez derin bir çaresizlik vardı.
"Lale," dedi Rüzgar, sesi o katı halinden sıyrılmış, şaşırtıcı derecede yumuşaktı. "Sana yemin ederim ki her şeyi anlatacağım. Ama şimdi, bu cehennemin ortasında değil. Şimdi sadece hayatta kalmalıyız.".
İçimdeki o çaresiz kadın, Rüzgar'ın bu güven veren sözlerine tüm kalbiyle inanmak istedi. Ama yapamadım. Ona o dar geçitte güvenmek, sırtımı ona yaslamak istiyordum ama az önce nişanlımın katili olduğunu, benim hayatımı mahveden adam olduğunu öğrenmiştim. Böylesi bir yıkımın ardından ona nasıl tekrar güvenebilirdim ki?.
"Şimdi nereye gidiyoruz?" diye sordum, teslimiyetle.
"Kimsenin bizi bulamayacağı güvenli bir yere," diye cevapladı Rüzgar, kararlı bir tonda. "Buradan hemen uzaklaşmalıyız.".
Rüzgar, buz tutmuş elimi yeniden kolumdan yakaladı ve ormanın o karanlık derinliklerine doğru beni peşinden çekerek koşmaya başladı. Ben de çaresizce, başka bir seçeneğim olmadığı için onun o devasa adımlarının peşinden koştum. Zihnimin en karanlık köşesinde tek bir soru yankılanıyordu: Acaba bu sonu gelmez kaçışın sonunda gerçekten hayatta kalabilecek miydim?.
Bu yenilmez adam, Rüzgar kimden kaçıyor? diye düşündüm Lale olarak nefes nefese. Ve o asıl tehlikeden kaçarken beni neden yanına aldı? Belki de beni o adamlara karşı sadece bir yem olarak kullanacak..
Ormanda delicesine koşarken, Lale olarak zihnimde parçaları birleştirip çok garip bir şey fark ettim. Rüzgar'ın benden özenle sakladığı o kanlı sır, sadece Demir'le ilgili olmaktan çok ama çok daha büyük, çok daha fazlasıydı. Sanki sonu görünmeyen, tehlikelerle dolu, buzla kaplı bir dağın zirvesine doğru tırmanıyor gibiydim; attığım her adımda gerçekler daha da tehlikeli, daha da dondurucu ve soğuk oluyordu....
"Rüzgar," dedim, yorgunluktan ve koşmaktan nefes nefese kalarak. "Lütfen bana doğruyu söyle. Tüm bu olanlar ne anlama geliyor? Ne oluyor?".
Sözlerim üzerine Rüzgar aniden durdu. O karanlık gözleri gecenin içinde bir ateş gibi parlıyordu.
"Bütün doğruyu mu öğrenmek istiyorsun?" diye sordu Rüzgar. Sesi sadece rüzgârın duyabileceği bir fısıltıdan farksızdı. "Pekala, madem istiyorsun sana doğruyu söyleyeceğim. Demir... Senin o masum sandığın Demir, aslında...".
Rüzgar'ın bana her şeyi itiraf edeceği o kritik sözü, gecenin sessizliğini bölen ve yeniden duyulan o patlayan silah sesiyle acımasızca kesildi. Ölümcül kurşun, havayı yararak tam başımın üzerinden ıslık çalarak geçti. Dehşetle çığlık atarak kendimi yere, o karlı zemine yığılırken buldum.
Rüzgar, o saniye hiç tereddüt etmeden, hızla üzerime kapandı. Beni o mermilerden korumak istercesine, kendi o geniş vücudunu bana siper etti.
"Lale, vuruldun mu? İyi misin?" diye sordu Rüzgar, sesindeki o saf endişe ve korkuyla.
Şok içinde başımı salladım. Bedenim yaprak gibi titriyordu. Yaşadığım o ölüm korkusundan ve başıma gelen bu akıl almaz şaşkınlıktan dolayı konuşamıyordum....
Rüzgar, güçlü kollarıyla beni o buzlu yerden hızla kaldırdı ve beni peşinden sürükleyerek yeniden koşmaya başladı. Ama bu sefer, sanki bir planı varmış gibi önceki yoldan tamamen farklı, bambaşka bir yöne doğru koşuyordu. Daha önce o ormanda hiç gitmediğimiz, tamamen bilinmez bir yere....
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum, korku dolu bir sesle.
"Sana güvende olacağına dair söz verdiğim o yere," diye cevapladı Rüzgar, karanlığın içinde. "Kimsenin bulamayacağı o güvenli yere. Ama oraya gitmeden önce... Önce karanlıkta halletmem gereken bir iş var.".
Rüzgar, beni sık ağaçların olduğu bir bölgeye getirip kalın gövdeli bir ağacın arkasına sakladı. Gözleri ölümcül bir kararlılıkla, intikam ateşiyle parlıyordu.
"Sen burada bekle," dedi Rüzgar, otoriter bir sesle. "Sakın ama sakın yerinden kıpırdama. Ben işimi halledip dönene kadar sadece burada bekle.".
O beni ölüme terk ediyormuş gibi hissederek, gitmesine engel olmak için Rüzgar'ın kolunu sımsıkı tuttum.
"Beni bırakıp nereye gidiyorsun?" diye sordum, çaresizce.
Rüzgar bana bakıp gülümsedi. Yüzündeki o gülümseme o kadar acı, o kadar karanlıktı ki ruhum ürperdi.
"Geçmişle olan hesabımı kapatmaya, hesaplaşmaya," dedi Rüzgar, kararlı bir tonda. "Geçmişimle kanlı bir hesaplaşmaya gidiyorum.".
Ve o son sözlerinin ardından, Rüzgar arkasını döndü ve ormanın o dipsiz karanlığında sessizce kayboldu. Ben ise, o buz gibi gecede tek başıma, savunmasızca o ağacın arkasında yapayalnız kaldım. Kalbim saf bir korkuyla ve çaresizlikle çarpıyordu. Bundan sonra ne yapacağımı, kime inanacağımı bilmiyordum.
Bu dünyada kime güveneceğimi gerçekten bilmiyordum. O an için bildiğim, tüm kalbimle hissettiğim tek şey, Rüzgar'ın beni bu karanlıkta bir kez daha, yapayalnız ve korunmasız bıraktığıydı.
Gecenin sessizliğinde, ormanın o karanlık ve derinliklerinden rüzgarla birlikte süzülüp gelen o fısıltı, tüm tüylerimi dehşetle diken diken etti: "Ona sakın güvenme..."