Ertesi sabah okula girdiğimde üzerimdeki bakışların dünden çok daha farklı olduğunu hissettim. Koridorda yürürken herkes fısıldaşıyor, Pelin ise kafeterya masasında oturmuş gözlerini bana dikmiş, adeta beni öldürmek ister gibi bakıyordu. Bütün gece gözüme uyku girmemişti; Atlas’ın penceremin altındaki o bakışları ve fısıltısı beynimde dönüp duruyordu.
Sırama geçip oturduğumda, masanın üzerinde duran kalemliğimin kapağının açık olduğunu fark ettim. Kaşlarımı çatarak içeriye baktım. Her zaman kullandığım mavi tükenmez kalemim ortadan kaybolmuştu. Yerine ise üzerinde yine o tandık, sert el yazısıyla yazılmış küçük bir kağıt parçası bırakılmıştı.
Kağıdı açıp okudum:
"Ders boyunca arkaya bakma, inci. Sadece beni dinle."
İstemsizce başımı hafifçe sağa çevirdiğimde, en arka sırada, siyah deri ceketinin fermuarını yarıya kadar çekmiş oturan Atlas’ı gördüm. Masaya dirseklerini dayamış, kafasını yana eğmiş, tek gözüyle bana bakıyordu. Bakışlarındaki o tehlikeli sahiplenme hissi beni hem korkutuyor hem de karşı koyamadığım bir çekimle içine alıyordu.
Hocanın derse girmesiyle önüme döndüm ama kalbim yine o çılgın ritmini bulmuştu. Kalemimin yerinde olmadığını fark eden Türkçe öğretmeni, "İnci, neden not almıyorsun?" diye sorduğunda tam cevap verecektim ki, sıramın altına atılan küçük bir nesne ayağıma çarptı.
Eğilip baktığımda, kendi kaybettiğim mavi kalemim olduğunu gördüm. Kalemin üzerine ise kazınarak küçük bir harf eklenmişti: A.
Nefesim boğazımda düğümlendi; o an anladım ki bu okulda, bu hayatta ve bu karanlık masallarda artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim.