Zil çaldığında sınıftakiler hızla dışarı uğradı ama ben masamda donakalmış bir şekilde elimdeki o mavi kaleme bakıyordum. Üzerindeki kazınmış "A" harfi, tenimi yakıyordu sanki. Sıramdan kalkıp çıkışa yöneldiğim an, kolumdan sert ama bir o kadar da narin bir tutuşla çekilmem bir oldu.
Beni koridorun köşesindeki o karanlık, kimsenin uğramadığı boş dolapların arasına çeken Atlas’tı.
Sırtım yine soğuk dolap kapaklarına yaslandı. Atlas, iki elini başımın iki yanından dolaba dayayarak beni adeta dünyaya kapattı. Üzerimdeki o ağır tütün ve odunsu parfüm kokusu yine tüm nefesimi tıkadı. Gözlerinde dünkünden çok daha farklı, tehlikeli bir öfke vardı.
"Pelin ve o yancısı," dedi, dişiyle tırnağıyla konuşur gibi kalın ve pürüzlü bir sesle. "Bugün teneffüste sana yine yaklaşmaya çalıştılar, değil mi, inci?"
Kalbim göğüs kafesimi döverken gözlerinin içine baktım. "B-nereden biliyorsun?" diye fısıldadım.
Atlas yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı; nefesi dudaklarımın üzerindeydi. "Çünkü gözüm hep üzerindeydi," dedi, fısıltısı tenimi dağladı. "Onlara kaç kere söyledim bilmiyorum ama sen benim kırmızı çizgimsin. Bunu anlamamakta ısrar ediyorlar."
"Kırmızı çizgin mi?" diye mırıldandım, sesim titriyordu. "Ben... ben sadece sıradan bir kızım, Atlas. Neden..."
Atlas parmağıyla dudaklarımın üzerine dokunup kelimelerimi kesti. Gözlerindeki o karanlık yumuşadı, yerini delice bir sahiplenmeye bıraktı.
"Bir daha sakın o kelimeyi kullanma," dedi, sesi canımı yakacak kadar keskin ama bir o kadar da büyüleyiciydi. "Sen sıradan değilsin. Sen benim bu hayattaki tek gerçeğimsin."