Sahaf dükkanından ayrılıp eve döndüğümde saat gecenin yarısını çoktan geçmişti. Odamın penceresinden dışarıdaki karanlık sokağa bakarken, kulaklarımda hâlâ Atlas'ın sahafın çıkışında fısıldadığı o sözler yankılanıyordu. Aklımdan bir saniye bile çıkmıyordu.
Tam bu düşüncelerle dalıp gitmişken, odamın camına hafifçe vurulan küçük bir taş sesiyle irkildim.
Kalbim ağzımda atarak pencereye koştuğumda, aşağıda, karanlığın içinde ellerini siyah deri ceketinin ceplerine sokmuş olan o silüeti gördüm. Atlas, başını kaldırıp doğrudan benim pencerime bakıyordu. Yüzündeki o tehlikeli ama bir o kadar da büyüleyici tebessüm karanlıkta bile seçiliyordu.
Camı yavaşça itip dışarıya eğildim. "Atlas? Deli misin sen, saat kaç oldu? Biri görecek!" diye fısıldadım, hem korkudan hem de heyecandan titreyen bir sesle.
Atlas, o alaycı gülümsemesini biraz daha belirginleştirerek kafasını hafifçe yana eğdi.
"Bırak gören görsün, inci," dedi, sesi gece sessizliğinde net bir şekilde kulaklarıma dolarken. "Gecenin en güzeli ne zaman olur biliyor musun? Karanlık en koyu tonuna ulaştığında, senin o korkak gözlerin bana baktığı andır."
Nefesim kesildi. Gecenin serin rüzgarı yüzümü yalarmış gibi geçerken, onun varlığı bütün odamı, bütün dünyamı sarmıştı. Kuralların, okulun, Pelin'in ve her şeyin bittiği; sadece ikimizin kaldığı o an, gerçekten de unutulmaz bir sır gibi içime kazındı.