Defteri ellerimin arasında tutarken kalbimdeki çırpınış tavan yapmıştı. Atlas’ın parmaklarının teması tenimde küçük bir kıvılcım bırakmıştı sanki. Sararmış sayfaya dokunurken, "Neden ben?" diye sordum, sesim istem dışı fısıltı gibi çıkmıştı. "Neden bu sırrı bana gösteriyorsun?"
Atlas o karanlık, kahverengi gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan bana doğru bir adım attı. Aradaki mesafeyi tamamen kapatmıştı; tütün ve odunsu parfümü, sahafın o eski kitap kokusunun arasına sızarak tüm duyularımı ele geçirdi.
"Çünkü..." dedi, kalın sesi kulaklarımda yankılanırken. "Sen bu okuldaki herkes gibi değilsin, inci. Onlar sadece maske takıyor, sen ise... saf bir aynasın. Ve ben o aynada kendi karanlığımı görüyorum."
Söylediği sözlerin ağırlığı altında ezilirken ne diyeceğimi bilemedim. Dışarıda yağmur şiddetini artırırken, o sahaf dükkanında zaman bizim için durmuştu sanki. Atlas elini uzatıp saçımdaki ıslak bir tutamı kulak arkama sıkıştırdı. Parmak uçları yanağıma değdiğinde nefesim kesildi.
O sırada telefonumun sessizde olan ekranı titredi. Ecem'den gelen bir mesajdı ama şu an dünyada ne Ecem diye biri vardı ne de okul. Yine de ekrana kayan bildirimle irkildim:
Neredesin İnci? Müdür eve gittiğini söyledi ama ortalıkta yoksun. Atlas'ın yanında olmadığın sürece sorun yok umarım?
Telefonu hızla çantama atıp başımı kaldırdığımda, Atlas'ın dudaklarında o tehlikeli ve hafif alaycı gülümsemenin yeniden belirdiğini gördüm. Mesajı gördüğünü anlamıştı.
"Gitmeni istemiyorum," diye fısıldadı, sesi bu sefer her zamankinden çok daha yumuşak, neredeyse yalvarır gibi çıkmıştı. "Ama gitmek zorundasın, değil mi?"
Başımı sallamakla yetindim, çünkü kalbim boğazımda atıyordu ve tek kelime edemeyecek kadar büyük bir esaret altındaydım.