Atlas’ın açtığı siyah şemsiyenin altında, yağmurun ve tütün kokusunun birbirine karıştığı o dar sokakta yürüyorduk. Kalabalık caddelerden uzaklaşıp okulun arkasındaki sakin mahalleye saptığımızda, ne yapacağımı ya da ne söyleyeceğimi bilemez haldeki sessizliğimi sonunda bozdum.
"Beni... nereye götürüyorsun?" diye sordum, sesim yağmur damlalarının sesi arasında kaybolup gidecek kadar zayıftı.
Atlas durdu. Şemsiyeyi biraz yukarı kaldırıp keskin, kahverengi gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Sokak lambasının sarımtırak ışığı yüzündeki keskin hatları aydınlatıyordu.
"Eve, küçük inci," dedi yumuşamaya çalışan ama yine de o tehditkâr tonunu koruyan sesiyle. "Ya da senin o kurallarla dolu, sıkıcı dünyana dönmeden önce biraz nefes alabileceğin bir yere."
Beni eski, ahşap kapılı bir sahafın önüne getirdi. Kapının üzerindeki zil hafifçe çaldı ve içeriye girdik. Burası dışarıdaki gürültülü ve acımasız dünyadan tamamen kopuktu; eski kitap kokusu, toz ve ahşap birbirine karışmıştı.
Atlas şemsiyesini kapının önüne bırakıp ceketinin fermuarını biraz indirdi. Rafların arasında dolaşırken elini eski kitapların sırtında gezdiriyordu.
"Burası neresi?" diye fısıldadım, etrafı incelerken.
Atlas en köşedeki raflardan birinden sararmış sayfaları olan kalın bir defter çekti çıkardı. Yüzünde ilk defa o alaycı gülümseme yerine, çok daha derin, okuyamadığım bir ifade vardı. Defteri bana uzattı.
"Burası, kimsenin beni bulamadığı tek yer," dedi, parmakları defteri uzatırken parmaklarıma değdiğinde içim titredi. "Ve şimdi, bu sırrı seninle paylaşıyorum. Sence bu ne anlama geliyor, inci?"