Müdürün o sert bakışları altında kulübeden çıkıp kendimi dersliğe zor attım. Günün geri kalanı sisli bir rüya gibi geçti; hocaların anlattığı hiçbir şeyi duymuyordum, beynim sadece az önce yaşananların yankısıyla doluydu.
Hava okul çıkışına doğru aniden bozdu. Gökyüzü katran karası bulutlarla kaplandı ve o aniden bastıran sağanak yağmur, camları dövmeye başladı. Şemsiyemi evde unuttuğumu, okul kapısına vardığımda sırılsıklam olan kalabalığı görünce fark ettim.
İç çekerek okulun taş merdivenlerinde durdum. Yağmurun o toprak ve asfaltla karışan kokusu burnuma dolarken, yanıma yaklaşan o ağır tütün ve odunsu parfüm kokusuyla nefesim kesildi. Başımı çevirmeme gerek yoktu; o, hemen yanımdaydı.
Atlas, elindeki siyah şemsiyeyi açmadan merdiven korkuluğuna yaslanmış, ıslanmış siyah saçlarını alnından geriye doğru itiyordu. Üzerindeki deri ceket yağmur damlalarıyla parlıyordu.
"Şemsiyen yok," dedi, bir tespit olmaktan ziyade bir emir gibi çıkan o kalın sesiyle.
"V-var sanıyordum ama unutmuşum," diye mırıldandım başımı öne eğerek.
Atlas derin bir iç çekti. Yanıma bir adım daha yaklaşarak elindeki siyah şemsiyeyi açtı ve ikimizin üzerine doğru tuttu. Bir anda aramızdaki mesafe yok denecek kadar azaldı. Omuzlarımız birbirine değiyordu; bedeninden yayılan sıcaklık içimi ısıtmıştı.
"Benimle geliyorsun, küçük inci," dedi, itiraz kabul etmeyen bir tonla. "Bu yağmurda hasta olursan, bana kim bakacak?"
Kalbim bir kez daha o tehlikeli ritmini tuttururken, onunla birlikte yağmurun altına, karanlık sokaklara doğru adımlamaya başladım. Dünyada sanki sadece ikimiz var gibiydik.