Sırtım tahta duvara yaslanmış, Atlas'ın nefesi tenimi yakarken zaman durmuş gibiydi. Kalbimin atış sesinin kulaklarımı sağır ettiğini zannediyordum. Kesinlikle duymalıydı; o kadar hızlı ve düzensiz atıyordu ki göğüs kafesimi delip çıkacak gibiydi.
"B-beni neden buraya çağırdın?" diye kekeledim, gözlerimi kaçırmaya çalışarak. Ama o, parmaklarıyla yine çenemden tutup yüzümü kendine çevirdi. Kahverengi gözlerindeki o karanlık ifade, beni içine çeken bir girdaptı sanki.
Atlas, dudaklarını hafifçe araladı, o kalın ve pürüzlü sesiyle fısıldadı:
"Sadece... bana bakarken ne kadar titrediğini yakından görmek istedim, küçük inci."
"Ben titremiyorum," diye fısıldadım, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak büyük bir yalan söyleyerek.
Alaycı bir şekilde güldü. Deri ceketinin hışırtısı kulaklarımda yankılandı. "Öyle mi? O yüzden mi gözlerin benden başka hiçbir şeyi görmüyor?"
Tam o sırada dışarıdan koşturan ayak sesleri ve okul müdürünün o gür sesi duyuldu: "Kim var orada? Çabuk o kulübeden çıkın!"
Atlas’ın yüzündeki o tehlikeli ve eğlenceli ifade aniden yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. Gözlerini son bir kez gözlerime dikip hızla benden uzaklaştı. Kulübenin arkasındaki küçük havalandırma penceresinden dışarı süzülürken omzunun üzerinden son bir kez baktı:
"Bu ders burada bitti, inci. Ama devamı olacak."
Müdür kapıyı hızla açtığında kulübede yapayalnız, kalbim ağzımda atan bir halde öylece kalakalmıştım.