Ders zili çaldığında ayaklarımın üzerinde zor duruyordum. Atlas’ın tuvalet kapısının önünde söyledikleri beynimde yankılanıp duruyordu. “Küçük inci...” Bu kelime hem içimi ürpertiyor hem de kalbimin atış hızını tehlikeli seviyelere çıkarıyordu.
Koridordaki kalabalık seyrekleşirken, aceleyle edebiyat dersine yetişmek için kilitli dolapların olduğu koridora saptım. Kitaplarımı almak üzere 3 numaralı dolabımın önüne geldiğimde duraksadım. Dolabımın kapağına yapıştırılmış siyah bir not kağıdı vardı. Üzerinde sadece tek bir cümle yazıyordu:
"Ders bittikten sonra arka bahçedeki eski kulübede beni bekle. Geç kalma, inci."
İmza yoktu ama o imzasız, sert el yazısının kime ait olduğunu bilmek için dahi olmaya gerek yoktu. Atlas Karahan’ın yazısıydı bu. Kalbim yine o tanıdık çılgın ritmiyle atmaya başladı. Korkmalı mıydım? Kesinlikle evet. Okulun en tehlikeli adamı beni gizli bir yere çağırıyordu. Ama bacaklarım bana itaat etmiyor, aksine beni o kulübeye doğru çekiyordu.
Zorlukla da olsa dersi bitirip arka bahçeye yöneldim. Bahçenin en ücra köşesindeki, yıllardır kilitli olduğunu bildiğim ahşap kulübenin kapısı aralıktı. İçeriden gelen hafif tütün kokusu burnuma çalındı.
Yavaşça kapıyı itip içeri adım attım. "Atlas?" diye fısıldadım, sesim titriyordu.
Cevap gelmedi. Ama bir el birden belimden kavrayıp beni karanlık köşeye, tahta duvarla arasına sıkıştırdı. Sırtım duvara değdiğinde başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Atlas, o siyah deri ceketiyle üzerime eğilmişti; nefesi tenimi yakıyordu.
"Geldin," dedi, dudaklarında tehlikeli bir tebessümle. "Demek meraktan öliyordun..."