Atlas bileğimden tutup beni okulun arka koridorundaki o kimsenin uğramadığı yangın merdivenine çıkardığında, kalbimin atışından başka hiçbir şey duymuyordum. Kapıyı arkamızdan sertçe kapatıp kilitledi. İçerisi dışarının gürültüsünden tamamen izole, loş ve yabancı bir dünyaydı.
Sırtım yine o soğuk duvara yaslandığında, Atlas üzerime doğru eğildi. Öyle yakındık ki, soluduğu hava tenime çarpıyordu. Gözlerindeki o az önceki buz gibi öfke yerini derin, kelimelerle anlatılamayacak kadar yoğun bir tutkuya bırakmıştı.
"İyi misin?" diye fısıldadı, kalın sesi bu sefer tehlikeli bir şekilde yumuşamıştı. Parmakları hâlâ bileğimi tutuyordu ama artık canımı yakmıyor, aksine tenimi okşar gibi hafifçe üzerinde geziniyordu.
"B-ben iyiyim," diye mırıldandım, gözlerini kaçırmaya çalışarak. "Ama Pelin ve diğerleri... Beni rahat bırakmayacaklar, Atlas. Bu çok tehlikeli."
Atlas, diğer elini kaldırıp parmak uçlarıyla çenemden tuttu ve yüzümü, doğrudan kendi karanlık gözlerine baktıracak şekilde yukarı kaldırdı.
"Bırak tehlikeli olsun," dedi, dudaklarında o bildik, kararlı tebessüm belirdi. "Benim olduğum yerde sana kimse zarar veremez, inci. Bunu kafana iyice kazı."
Nefesim kesilmişti. Aradaki o son mesafe de yok olurken, kalbimin sesinin odadaki her şeyi bastırdığını hissettim. Bütün kurallar, bütün yasaklar, okulun dedikoduları ve Pelin’in tehditleri... Hiçbiri umurumda değildi artık. Dünyanın sonu gelse bile, o an sadece onun kollarında yok olmak istiyordum.