Alistair şatonun revirine taşınmıştı ama durumu kritikti. Zehirli kılıç darbesi vücudunu günden güne bitiriyordu. Vesper, adamın başucundan bir an olsun ayrılmadı. Günler sürerken prenses derin bir vicdan azabının pençesinde kıvranıyordu. Eğer Alistair’e bu kadar katı davranmasaydı, ona nefret kusmak yerine dinlemeyi seçseydi, belki de adam bu savaşa bu kadar dikkatsiz ve hayatını hiçe sayarak girmeyecekti. "Senin ölürken bile beni düşünmeni hak etmedim," diye fısıldıyordu geceleri, adamın buz gibi elini tutarken.
Tam bu çaresizlik anlarında, babasının eski ve en sadık muhafızı revire girdi. Muhafızın elinde, eski kralın gizli kasasından çıkarılmış mühürlü bir mektup vardı. Vesper mektubu açıp okuduğunda başından aşağı kaynar sular döküldü. Mektupta, babasının Alistair tarafından öldürülmediği; aksine tahtı ele geçirmek isteyen kendi ölen amcası tarafından zehirlendiği ve Alistair’in o dönem Vesper’ı korumak için suçu üzerine aldığı yazıyordu. Alistair, Vesper’ın halkının hedefi olmaması için gerçeği saklamış ve tüm nefreti kendi üzerine çekmişti.
Vesper gözyaşlarına boğularak mektubu yere düşürdü. Yıllardır beslediği nefret, kocaman bir yalandan ibaretti. Hemen Alistair’in yatağının yanına diz çöktü, adamın morarmış dudaklarını öptü. Dağlardan toplattığı şifalı kış otlarını ve panzehirleri hazırlayıp adamın yarasına bizzat basmaya başladı. "Lütfen uyan," diye yalvardı, gözyaşları Alistair’in göğsüne damlarken. "Beni bu vicdan azabıyla, bu yalanla tek başıma bırakma. Şimdi seni kurtarma sırası bende." Alistair’in parmakları hafifçe kıpırdadığında, Vesper onun pes etmeyeceğini anlayarak adamın göğsüne sarıldı.