Savaş acımasız bir yavaşlıkla ilerliyordu. Kar yağışı şiddetlenmiş, avludaki zemin tamamen kırmızıya boyanmıştı. Alistair, sayıca üstün olan isyancı birliklerine karşı inanılmaz bir direnç gösteriyordu. Ancak savaş saatler sürdükçe yorgunluk işaretleri vermeye başladı. Vesper kule balkonundan bir an olsun ayrılamıyor, elleri mermer korkulukları hırsla sıkıyordu. İçinde çelişen duygular birbiriyle savaşıyordu; bir yanı babasının intikamını, diğer yanı ise aşağıda hayatı pahasına dövüşen adamın kurtulmasını istiyordu.
İsyancıların lideri, Alistair’in yorgunluğundan faydalanarak arkadan sinsice yaklaştı. Vesper kule yüksekliğinden bunu fark ettiğinde çığlık atmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi. İsyancının zehirli kılıcı, Alistair’in zırhının açıkta kalan böğür kısmına derin bir şekilde saplandı. Alistair acıyla dizlerinin üzerine çöktü, gümüş zırhından oluk oluk kan akmaya başladı. O an Vesper için zaman durdu. İçindeki nefret, intikam veya gurur tamamen yok oldu; geriye sadece o adamı kaybetmenin getirdiği dehşet kaldı.
Vesper hiç düşünmeden kule odasından fırladı, merdivenleri koşarak indi ve ağır ahşap kapıları açarak kanlı avluya koştu. Etrafındaki oklar, kılıçlar ve çatışan askerler umurunda değildi. Yaralı ve bilinci kapanmak üzere olan Alistair’in yanına ulaşıp diz çöktü. Adamın başını dizlerine aldı, kanlı yüzünü ellerinin arasına eskisinden çok daha büyük bir tutkuyla sordu. "Ölemezsin! Bana bunu yapamazsın Alistair!" diye feryat etti. Alistair gözlerini hafifçe araladı, kanlı dudaklarıyla gülümsedi ve elini Vesper’ın yanağına koydu. Ancak bilinci daha fazla dayanamadı ve eli yavaşça karın üzerine düştü
