Alistair, Vesper’ın titreyen ellerine ve dikene rağmen bırakmadığı o siyah güle baktı. Sesini alçaltarak, "Beni bir cani olarak görmekten vazgeçmeyeceğini biliyorum Vesper, ama o dikeni parmaklarına batırmak geçmişi geri getirmeyecek," dedi. Sözleri dondurucu rüzgârın içinde yumuşak ama sarsıcı bir etki bıraktı. Vesper, adamın gözlerindeki anlayışlı ve derin şefkati gördükçe içindeki nefretin bocaladığını hissetti. Hızla bir adım geri çekildi, sırtını mermer korkuluklara dayayarak, "Sen babamın katilisin, halkımın felaketisin! Sana boyun eğmeyeceğim!" diye bağırdı. Ancak sesi gururlu çıksa da içindeki o büyük korku dışarı sızıyordu.
Alistair geri adım atmadı; aksine kadının üzerine gitmeden, sabırla durduğu yerde kaldı. "Babanın kılıcı bu topraklarda çok kan döktü. Ben sadece halkımı korudum," dedi tok bir sesle. "Ama beni suçlarken kendi kalbine de yalan söyleme. O öfkenin arkasında sadece nefret yok." Bu sözler Vesper’ın içindeki son direnç hatlarını da çatlattı. Haklı olduğunu bilmek prensesi çıldırtıyordu. Gözlerinden süzülen bir damla yaşla birlikte elindeki siyah gülü yere fırlattı. Gülün yaprakları soğuk taşlara saçılırken aralarındaki bağlar daha da karmaşık bir hal aldı.
Vesper tam arkasını dönüp kaçacakken Alistair yerdeki ezilmiş gül yaprağını aldı ve kadının yanına ulaştı. Yavaşça ellerini Vesper'ın soğuktan titreyen omuzlarına koydu. Teni, kışın ayazına meydan okuyan bir sıcaklığa sahipti. Vesper önce onu itmek için ellerini adamın zırhla kaplı göğsüne bastırdı; ama parmakları orada takılı kaldı, gücü tükendi. Alistair, "Ben senin düşmanın değilim, seni yalnızlığından kurtarmak isteyen biriyim," diye fısıldadı. Vesper’ın içindeki o taştan kale tamamen çöktü. Gözlerini kapattı ve başını Alistair’in göğsüne doğru bıraktı. İki düşman ruh, yıllardır süren kinin ortasında ilk kez dudakları birleştiğinde, etraflarındaki dünya bir anlığına tamamen sustu.
